Kapıyı çalan herkes içeri girmeyi hak etmez.
Yıllar geçtikçe şunu anlarsın: herkesin evine erişimi olmamalı. Çünkü bir ev sadece bir adres ya da dört duvar değildir. Sığınaktır, dinlenmedir, mahremiyettir ve huzurdur. Yüklerini bıraktığın, savunmalarını indirdiğin ve hiçbir şey ispatlamak zorunda kalmadan kendin olduğun yerdir.
Çoğu zaman kapı fazla hızlı açılır.
Nezaket, alışkanlık ya da hoş görünme isteğiyle; saygısını ve niyetini henüz göstermemiş insanlara bile içeri girme izni verilir. Sonra gerginlikler, rahatsızlıklar ve o sakinliği bozan enerjiler ortaya çıkar. Her gülümsemenin arkasında samimi bir özen yoktur.
İşin görünmeyen kısmında ise çoğu zaman bir çekirdek inanç çalışır:
İyi biri olmak için herkesi kabul etmeliyim.
Hayır dersem sevilmem.
İnsanları kırmamak için sınırlarımı esnetmeliyim.
Ve bu inançlar, fark etmeden kapıyı yanlış insanlara açtırır.
Bir de başka bir korunma biçimi vardır:
Bazı insanların nerede yaşadığını bile bilmemesi gerektiğini anlamak. Bu korkudan değil, sağduyudan gelir. Çünkü bazı insanlar yakınlığı hak sanır, güveni anında erişim olarak görür ve kişisel bilgiyi sınırsız izin gibi algılar. Sınır koymak da bir bilgeliktir.
Burada da başka bir çekirdek inanç devreye girer:
Ben kendimi korumazsam kimse korumaz.
Önce ben sınır koymazsam herkes sınırı aşar.
Ev sadece eşyaları barındırmaz.
Alışkanlıkları, kırılgan anları, özel konuşmaları ve içinde yaşayanların enerjisini taşır. Bu yüzden o alanı korumak, hayatının derin bir parçasını korumaktır. Herkes saygıyla girmeyi bilmez ve herkes çıkarken huzur bırakmaz. Bu, dünyaya kapanmak ya da herkese şüpheyle yaklaşmak değildir.
Sadece sakin gözlemlemek, zaman tanımak ve sözlerden önce davranışların konuşmasına izin vermektir. Gerçek güven adım adım kazanılır; ısrarla ya da güzel görünen