Bazen küçük bir olay, insanı, o olayın hemen bir saniye öncesine kadar her şeyi berrak görüp her şeyin mükemmel olduğunu düşünürken, birdenbire allak bullak etmeye yeterdi.
Ahmet Ümit 'in, mitoloji ve polisiyeyi müthiş bir biçimde harmanladığı okurken sayafaların bir an önce azalmasını ve çektiğiniz merak duygusunun sona ermesini istemeseniz dahi artık düğümlerin çözülmesini isteyeceğiniz kurgusuyla karşı karşıyayız. Romanı okurken, zorunda kalmadıkça kitabın başından ayrılmadım. Mitoloji ile ilgilenmeyen ve bugüne kadar ilgisini çok çekmemiş biri olarak anlatılan efsanelerin yalınlığı, sadeliği ve açıklayıcı olması arada bir anlatılan tanrı ve tanrıçalarla alakalı araştırmalar yapmaya sevk etti beni. Ümit, kalemini o kadar iyi kullanmış ki okurken "vay be bu kurguyu bir Türk yazmış." diyor arada hayrete düşüyordum. Üslubu, kelimeleri anlamlarını açıkça çağrıştıracak şekilde ustaca kullanması kurguyu daha da zirveye taşıyor. Olay örgüleri birbirine öyle bağlı ki araya zeus'un hikayeleri girse dahi akış kesilmiyor sanki zeus konuşmazsa kurgu zayıflayacak ve katil ile maktül arasındaki ilişkiyi anlamamız zorlaşacaktı. Bunun dışında bazen Yıldız komiseri eleştirdiğim çok nokta oldu. En basitinden Alman-Türk çatışması kitapta doğal olarak çok geçiyordu ama Ümit bazı noktaralarda Yıldız üzerinden Türkleri yergiye tutuyordu. Yazarın ideolojisini bilmeme rağmen bu beni gerdi. Her neyse asıl hak verdiğim, Türklerin kendi tarihi güzelliklerinin farkında olmayışı ve ellerinden sanki bir deniz kumu gibi ilk dalgada kayıp gitmesine izin verişi oldu. Dünyanın 8. Harikası Pergamon Altarı'na sahipken Osmanlı'nın bin küsür yıllık tarihini hiçe sayıp yalnızca içinde bulundukları zamanı kendi kültürlerinden saymaları yüzünden bu harikayı Almanların elimizden almasına izin vermiş, göz yummuş olmamız acı veren bir gerçek. Katilin bulunması konusunda "kesin bu katil ya!" diyeceksiniz belki ama emin olun son sayfaya kadar kendiniz bile emin olamayacaksınız. İşte