Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. Yılına girdiği bu yıllarda, daha önce bir türlü okuma fırsatı bulamadığım hatta doğrusunu söylemek gerekirse okumak için bir türlü cesaret edemediğim Halide Edip'i, ordudaki onbaşı meydanlardaki ateşli o konuşmacıyı sonunda cesaretimi toplayıp biraz da dış etkilerden dolayı okumaya karar verdim. Çünkü bu yüzüncü yıla, kurtuluş savaşının ilk romanını okumayı yakıştırdım.
Sanırım handan, sinekli bakkal biraz daha bireysel konuları işlerken bu kitabıyla toplumsal konulara yönelmiş kendisi. Halide edip'i tarihten de bilirim. Önceden İngiliz mandası için çırpınan bu kadının kurtuluş savaşı günlerini bizzat yaşayıp bu kadar iyi tasvir edebileceği aklımın ucundan geçmezdi.
Kurtuluş savaşını konu alan pek çok kitap elbette var. Ama Halide Edip güçlü kurgusuyla aralarından sıyrılmış diyebilirim.
Önce, Yakup Kadri’ye yazdığı mektupla başlıyor kitap. Bence bunu kitabın başına koymaları çok iyi olmuş. Acaba bugün Yakup Kadri de ateşten gömlek adlı bir kitaba sahip olsaydı ne olurdu? Diye düşündüm. Kitaplığımda iki tane ateşten gömlek kitabı, iki ayrı kalemden...
Sanırım Yakup Kadri daha sonra bu isim yerine başka bir isimle yine o kurgusunu yayınlamıştır.
Her neyse. Anlamını bilemediğim pek çok kelime okuma hızımı düşürdü. Yine kimin ölüp kimin kalacağını baştan bilerek okudum kitabı. Yine de benim için engel teşkil etmediler. Nasıl olduysa sonunu merak ede ede okudum. İhsan ve Ayşe'nin sonunu o kadar merak ediyordum ki... Sonları başından belli olmasına rağmen merak ediyordum. Bu da Halide Edip'in ustalığı işte. Kim sonu başından belli olan bir hikâyeyi merak eder?
Fakat okurken tam olarak bir türlü kafamda bir şeyler oturmuyordu. Belki benim cahilliğim, bilgi eksikliğimden kaynaklıydı bu durum ama peyami'nin sürekli kendi kendine konuşmasından