Bir kadının ya da erkeğin aşkını kazanmak, şan şeref kazanmak, insanların güvenini kazanmak bunları elde etmenin gururu, bunun sağladığı güç, tüm bunlar bir kahramanlık öyküsüne uygun malzemelerdir; ama biz böylesi başarıların sadece dışarıya yansıyan görüntülerini algılarız; Jim'in başarılarına gelince dışarıdan görünen herhangi bir şey yoktu.
Bütün bunlar size salt duygusallık gibi görünebilir, lakin çok azımızda tanıdık duyguların yüzeyinin altına bilinçle bakacak cesaret ve yetenek vardır.
Gerçek şu ki insan asla bir olayın hayaletinden kaçamazdı. Ya onunla yüzleşirsiniz ya da ondan kaçınırsınız, kendi hayaletlerine dostça göz kır pabilen bir veya iki kişi tanıdım. Jim'in bunlardan biri olmadığı açıktı, ama onun davranış biçiminin, hayaletiyle yüzleşmek mi yoksa ondan kaçınmak mı anlamına geldiğini bir türlü açıklığa kavuşturamadım. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, bu iki davranış biçimi arasındaki farkın ayırt edilemeyecek kadar ince olduğunu gördüm, tüm diğer eylemlerimizdeki gibi.
Bir insanın yüreğinin derinliklerini anlamaya çalıştığımızda, yıldızların görüntüsünü ve güneşin sıcaklığını paylaştığımız bu varlıkların ne kadar anlaşılmaz, değişken ve belirsiz olduğunu kavrarız. Yalnızlık sanki varoluşun mutlak şartıymış gibi, önümüzdeki et ve kemikten ibaret kılıf, elimizi uzattığımız anda gözlerimizin önünde erir, geriye hiçbir gözün izleyemeyeceği, hiçbir elin tutamayacağı hercai, avutulamaz, kaypak bir ruh kalır sadece.
Gayretle mektup yazarken hayal gücüm de harekete geçmişti; odada tam bir sessizlik ve hareketsizlik hüküm sürmesine rağmen, kalemimin cızırtısı bir an için durduğunda, sözgelimi denizde şiddetli bir fırtınanın tehditkâr gümbürtüsünün sebep olduğu türden karmakarışık düşünceler hücum ediyordu zihnime. Bazılarınız ne demek istediğimi biliyor olabilirsiniz: hissetmesi hoş olmayan, ama insana dayanıklılık veren endişe, sıkıntı ve kızgınlıkla karışık bir yabancılaşma duygusu.