Agustina Bazterrica’nın Leziz Kadavralar adlı romanı, insanın insanlıktan nasıl vazgeçebileceğini gösteren sert, rahatsız edici ve sarsıcı bir distopyadır. Roman, GGB adı verilen bir salgın sonrasında tüm hayvanların ölmesi sonucu hayvan etinin yasaklanmasıyla başlayan yeni bir düzeni anlatır. Bu düzende insanlar, artık başka insanları “besin”, “ürün” ya da “et” olarak tüketmektedir. Ancak asıl mesele yamyamlık değil; bu korkunç pratiğin nasıl olağanlaştığı, yasallaştığı ve ahlaki bir sorun olmaktan çıkarıldığıdır.
Ana karakter ve anlatıcı Marcos Tejo, bu yeni düzenin tam merkezinde yer alır. Bir mezbahada yöneticidir; yani sistemin devam etmesini sağlayanlardan biridir. Marcos, uyuşturulmuş gibi yaşamak ister: “Hiçbir şey hissetmeden, otomatik olarak hareket etmek.” Bu cümle, romanın ruhunu özetler. Çünkü bu dünyada hayatta kalmanın yolu, hissetmemekten geçer. Düşünmek, sorgulamak, acı hissetmek tehlikelidir.
GGB’den sonra dünya kökten değişmiştir. Bunun sonucunda insan eti, devlet eliyle meşrulaştırılır. Kimse bu canlılara “insan” diyemez; çünkü insan demek, onlara bir kimlik vermek anlamına gelir. Bu yüzden “ürün”, “et”, “besin” gibi sözcükler tercih edilir. Dil, burada en önemli araçlardan biridir: İnsanı insandan çıkaran şey, önce kelimelerdir.
Roman boyunca medyada yer alan haberler bu normalleşmeyi pekiştirir. İki işsiz Bolivyalının öldürülüp pişirilmesi “ilk büyük skandal” olarak sunulur. Bu olaydan sonra topluma şu düşünce aşılanır: “Et ettir, nereden geldiği önemli değildir.” Böylece ahlaki sınır tamamen silinir.
Marcos’un özel hayatı da bu çürümenin bir yansımasıdır. Karısı Cecilia, bebeklerini kaybettikten sonra kırılmıştır; Marcos onun artık asla iyileşmeyeceğini bilir. Acıya alışılır ama “çocuğunun ölümüne asla.” Bu kayıp, Marcos’un iç dünyasında