KÜLÜN SADAKATİ
İnsan ilişkilerinde en derin kırılmalar, çoğu zaman büyük olaylarla değil; anlamın sessizce yer değiştirmesiyle başlar. Sevgi, bir zamanlar emekle büyüyen, sabırla derinleşen bir hâl iken; giderek gelip geçen bir hisse indirgenir. Hâl süreklilik ister, his ise var olduğu sürece geçerlidir.
Bu dönüşüm, ilişkilerde görünmeyen bir asimetri üretir. Taraflardan biri bağı taşır, eksildikçe tamamlar, daraldıkça genişletir. Diğeri ise aynı bağı, içindeki duygunun devamı kadar sahiplenir. Duygu çekildiğinde, bağ da sessizce geri çekilir. Böylece ilişki kopmaz; fakat aynı kalmaz. Aynı çatı altında, farklı hakikatler yaşanmaya başlar.
Bu noktada en hayati eksiklik, çoğu zaman sevginin kendisi değil; onun dili olan dinlemenin yokluğudur. İnsan, anlaşılmakla ferahlar, yargılanmakla içine kapanır. Sevgiyle dinlenmek, yalnızca sözleri işitmek değildir. Bilakis, bir insanın acısını savunmak zorunda kalmadan anlatabilmesine alan açmaktır.
Dinlemenin yerini yargı aldığında, konuşma da hakikatini kaybeder. Söylenenler savunmaya dönüşür, duyulanlar anlamını yitirir. Ve orada, aynı cümlelerin içinde iki ayrı yalnızlık doğar.
İncinen yerden dinlenmeyen duygu kaybolmaz, sadece içeri çekilir.
Zamanla söz olmaktan çıkar, sessiz bir ağıda dönüşür. Bu ağıt, dışarıya değil, insanın kendi içine söylenir.
Ve en derin yorgunluklar, çoğu zaman buradan doğar: anlatamamış olmaktan değil, anlaşılmamış olmaktan.
Modern insanın ilişkilerde yaşadığı temel gerilim de burada düğümlenir. Bir yanda süreklilik ve emek, diğer yanda his ve tatmin… Bu iki zaman çoğu kez birbirine değmeden akar. İlişki sürer, fakat taşıdığı anlam incelir, yer yer boşluğa dönüşür.
Neticede ortaya çıkan şey açık bir kopuş değil, daha zor fark edilen bir çözülüştür. İnsanlar aynı ilişki içinde kalır kalmasına da,