Kaybettiklerimiz, içimizdeki varoluşlarını, bizim için anlamlarını yitirmiyorlar. Bir insan öldüğünde dışarıda olanla iç dünyamız arasında bir uyumsuzluk baş gösteriyor. Yas sürecini bu uyumun tekrar aranması olarak düşünelim. O zaman sadece ölümün değil, bir ayrılığın, bir hayalin, bir idealin, hayatımızda kapanan bir sürecin, yitirilen bir ülkenin de tutulacak yasları olduğunu, her yitimin insanı aynı kavşağa sürüklediğini farkederiz, içsel olanla dışarda olan uyumsuzsa ne yaparız, daha doğrusu nasıl bir yas tutarız?
Köyünün veya büyüdüğü yoksul ailenin giyim kuşam, yeme içme alışkanlıklarını imkanı olsa da değiştirmeyen nice insan vardır. Bırakmaz, bırakamaz. Nasıl bir ölümün reddi süre uzadıkça bir sorunun belirtisiyse, gurbete çıkan için de aynı risk mevcuttur. Geride kalan ülkenin idealize edilmiş bir karikatürü, o geleneksel değerler ve Avrupa'yı titreten kudretle yüklü imge vasıtasıyla gittiği yerde ve geri döndüğü ülkede yadırganmak. Kaybettiğiniz bir insan yaşıyor gibi davrandığınızda olabilecekleri, diğer insanlarla ilişkinizin nasıl etkileneceğini düşünün.
Kişi kendisi ne durumda olur peki? Yas tutma kapasitemizi belirleyen kabaca iki değişken var; biri içsel, kendilik ve nesne tasarımlarının bütünleşmiş olması, yani kendine ve ebeveynine dair fantezi denebilecek beklentilerden vazgeçmenin yasını ne kadar tuttuğumuz. İkincisi ise dışsal, yaşanan kaybın travmatik niteliği.
Zihin anlam olarak hazmedemediği travmatik bir deneyimle baş etmek için bütünleşmek yerine çözülme ve bölünmeye sığınabilir. Anavatan bizi besliyemiyor + geldiğim ülkede adam yerine konmuyorum gerçeği işlenemez halde ise, kişi bunu Türkiye çok iyi, nerede Osmanlı gibisi yok diyip, bir yandan Avrupa'da yaşamaya devam ederek ortaya koyar. Aldığı bu pozisyon bulunduğu ülke, anavatanı ve