Sıralamayı Değil, Kabrinizi Hazırlayın!
Yüzyıllardır arz-ı mukaddesi kan gölüne çeviren, Ortadoğu’yu yeni icat ettikleri ölüm makinelerinin tecrübe sahası belleyen o katil Amerika ve onun maşası olan bebek katili Netanyahu’nun lanetli zürriyeti, bugün beşeriyetin yüz karası bir vahşet sergilemektedir. Sabî, kadın, pir-i fani demeden mukaddesatımızı çiğneyen, şifa dağıtan tabibi, ilim irfan veren muallimi katleden bu güruh, cehennemin nârına yakıt olmaya yemin etmiş gibidir. Üstelik bu denaeti artık gizli kapaklı değil, medeniyet maskesi düşmüş dünyanın açık desteğiyle yapmaktadırlar. Lakin asıl gaflet, ekranlarda arz-ı endam edip "Sıra Türkiye’dedir" diye hezeyan savuran nasipsizlerin dillerine düşmüştür. Behey gafiller! Siz kimsiniz ki bin yıllık devlet-i ebed müddet geleneğini, sarsılmaz bir imanı ve çelikten bir iradeyi sıraya koyma cüretini kendinizde buluyorsunuz? Türkiye bir durak değil, çarptığınızda darmadağın olacağınız bir sâhradır; biz sizin denginiz değil, ancak kabusunuz oluruz! İntihar etmenin binlerce yolu varken, Türk’ün kılıcı ve celali altında can vermeyi arzulamak ancak bir cinnet alametidir. Biz merhametiyle nam salmış, mazlumun ahı yerde kalmasın diye dünyayı karşısına almış bir milletiz. Amma velakin; hayattan bıkana, ailesini yetim ve dul bırakmaya niyetlenene "hayır" diyecek halimiz de yoktur. Eğer haritadan silinmek, tarihin karanlık dehlizlerine gömülmek istiyorsanız; buyurun, meydan buradadır! Bizim cengimizin bile bir adabı, bir ahlakı vardır; masuma el sürmeyiz, emziğe dokunmayız. Ancak sizin gibi beşeriyet düşmanı mahlukatın bu dünyadan silinmesi, yeryüzüne yapılacak en büyük ihsandır. __Şimdi o kirli ellerinize kağıdı kalemi alın ve yaptığınız o sözde sıralamaları bir kez daha mütalaa edin. Haddinizi bilerek yazın, hududunuzu çizerek düşünün. Eğer hala celladınızla
Duygu ve Düşünce
Türk siyasi kültürünü "süreklilik" ve "devlet ebed müddet" kavramları üzerinden okuyan klasik tarihsel perspektife dayanırsak, Batılı anlamdaki "muhalefet" kavramının neden bizde tam karşılığını bulamadığını ve neden her değişimden sonra yeni bir otoriterleşme dalgasının geldiğini açıklayan birkaç derin temele sahip olduğunu görürüz: ​1. "Devlet"in Kutsallığı ve Baba Figürü ​Türk devlet geleneğinde devlet, sadece bir idari aygıt değil; toplumu bir arada tutan, rızkı veren ve asayişi sağlayan yarı-kutsal bir varlıktır. Bu gelenekte muhalefet, sistemin işleyişine dair bir eleştiri olarak değil, doğrudan "nizama başkaldırı" veya "fitne" olarak algılanma riski taşır. Bu yüzden muhalif hareketler bile çoğu zaman "devleti kurtarmak" iddiasıyla ortaya çıkar. Bu da eleştirel bir sivil alan yerine, "alternatif bir devlet gücü" olma arzusunu doğurur. ​2. Hanedan Değişimi ve Karizmatik Liderlik "Yeni hanedanın yükselişi", Türk siyasetindeki lider odaklılığı özetliyor. Selçuklu'dan Osmanlı'ya, oradan Cumhuriyet dönemine kadar değişimler genellikle tabandan gelen bir sivil dalgayla değil, mevcut hanedan yapısının çürümesi üzerine yükselen yeni ve güçlü bir liderin etrafında kümelenerek gerçekleşir. ​Bu durum, kurumların güçlenmesi yerine, gücün bir hanedandan diğerine (veya bir kliğin elinden diğerine) devredilmesine neden olur. ​Sonuçta, demokratik bir denetim mekanizması yerine, sadece "yeni bir merkez" kurulmuş olur. ​3. "Kıraç Kültürel Ortam"ın Siyasi Sonucu Kültürel çölleşme, aslında bu döngünün yakıtıdır. Entelektüel çeşitliliğin olmadığı, sanatsal ve felsefi üretimin baskılandığı bir ortamda toplum; ilkeleri, hukuku veya kurumları değil, sadece "kendisini kurtaracak güçlü eli" bekler. Bu beklenti de kaçınılmaz olarak otoriterliği besleyen o "diktalaşma" zeminini
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
İktidar en büyük yalnızlıktır MUTEŞEM YALNIZLIK Yalnızım yapayalnız pişman olmasam da bunca kalabalık arasında. sefa yılmaz Değerli kitap ehli şunu diyor şiirinde victor hugonunda şiirinde söylediği gibi insan gülerkende ağlayamazmı ve şairimizin dediği gibi insan kalabalıklar arasında yalnız kalamazmı bazen insan kalabalık arasında yalnızdır yapayalnız çünkü bazen pişman olacağı şeyler yapmasada bu kalabalığa ve çağa ait hissetmez kendini cemal süreyyanın dediği gibi namussuz bir çağ bu biliyorsun ve bizim tüm gayemiz namussuz bir kalabalıkta namuslu yaşayabilmektir feridun emecen Yavuz Sultan selim kitabında şunu der şehzade selim babası 2.beyazıt ile savaş istemiyor sadece iktidar oyununda kuvvetli bir aday olduğunu hatırlatmaya çalışıyordu evet bazen en kalabalık en güçlü insanlar muhteşem bir yalnızlığa sahiptirler sultanların ise en büyük düşmanı iktidarları ve kardeşleridir Feridun emecenin dediği gibi sultan selim babası ile çarpışmaya girmek istemesede iki ordu karıştıran savaşında güç ve iktidarları birbirine göstermek istemiştir savaşı 2.beyazıt kazanmıştır yavuz sultan selim'in babasını tahttan indirmek icin yeniçeri yardımıyla yaptığı karıştıran savaşı başlamadan önce 2.beyazıt tahtı oğlu ahmete bırakınca yeniçeri desteğini kazanan sultan selim kuvvetli bir iktidar olduğunu kanıtlamıştır iktidar yalnızlıktır Kahire ve sultan selim birçok insan, aklını en az şekilde kullanarak hayattan gelip geçer” İrade Terbiyesi Jules Payot Allah Teala insanı yaratırken onu kendi yoluna ulaştıracak pek çok binek ile donatır bunlardan birisi akıl diğeri ise kalptir bu ikisine hakim olan beden ülkesine sultan olur yazar jules payot irade terbiyesi adlı kitapta şunu der birçok insan, aklını en az şekilde kullanarak hayattan gelip geçer peygamberimizin buyurduğu gibi
Tarih
Hadiselerin Muhasebesi - 8
Milliyetçiliği bir psikolocya olarak ele alırsak; ferdin yabancılaşma korkusuna karşı geliştirdiği "aidiyet duygusu" ile bütünü kutsayarak kendi varlığını anlamlandırma çabası diye tanımlayabiliriz. Burada temel kavram "AİDİYET" ve "BÜTÜN"dür. Yani sizin aidiyet duyduğunuz yer, sizin millî duruşunuzu belirler. Burada da bir fıtrattan gelen aidiyet var, bir de dayatılmış aidiyet var. Modern siyaset ve devlet literatürü, "millet" kavramını genellikle iki ana şablon üzerinden okumamızı dayatır: Alman ekolü olarak bilinen objektif millet anlayışı ve Fransız ekolü olarak bilinen sübjektif millet tasavvuru. Her iki yaklaşımı da milleti anlama veya akademik teoriler olarak görmek herhâlde saflık olur. Her iki ekol de aslında milletin ne olduğundan ziyade, DEVLETİN ve SERMAYENİN neye ihtiyaç duyduğu sorusuna verilmiş pragmatik cevaplardır. Fransız İhtilali sonrası feodalitenin tasfiyesiyle ortaya çıkan ulus devletler, kitleleri yeni merkezlere bağlayacak psikolojik bir tutkala ihtiyaç duydular. Bu noktada milliyetçilik, milleti inşa eden asli bir şuurdan ziyade; DEVLETİN kendini halka kabul ettirme ve "İTAATİ" meşrulaştırma aracı olarak sahneye sürüldü. Alman ekolü, yani objektif millet anlayışı, milleti; ırk, dil ve din gibi ölçülebilir unsurlarla tarif ederek insanı biyolojik bir nesneye, milleti ise genetik bir kategoriye hapseder. Gelenekçi bir anlayıştır. Daha çok parçalanmış krallık, imparatorluk ve prensliklerden "MİLLET" çıkarma ihtiyacındaki devlet aklının, kitleleri biyolojik zorunlulukla konsolide etme çabasıdır. Fransız ekolü, yani sübjektif millet anlayışı ise milleti "birlikte yaşama iradesi" gibi muğlak bir gaye ile tanımlar. Bu yaklaşımda millet, tarihî bir hakikat olmaktan ziyade sözleşmeye dayalı, her an feshedilebilir bir "ORTAKLIK"tır. Özellikle
İftiranın Kararmış Dili, Hakikatin Güneşini Örtemez Zalim dilin iftiralarıyla sarsılmaz bu menzil, Çünkü o menzil, sabırla yoğrulmuş, çileyle yoğrulmuş bir ulu dergâhtır. Nureddin Yıldız’ın dilinde menzile çamur atma gayreti, hakikati gizleme teşebbüsünden başka bir şey değildir. 80 ihtilalinde sağcısı da solcusu da zindanlara atılırken, doğudaki o şerefli tekke güya devlet tarafından önü açılmış diye iftira ediyor. Oysa ki gerçek tam aksinedir: O sürec dediği gibi değil, bilakis tam aksine Şeyh Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerinin sürgünle imtihan edildiği, tekkesinin tarumar edildiği, yıllarca sofilerin şeyhlerini dahi göremediği, acıların ve çilelerin gölgesinde sabırla ayakta kaldığı bir menzildi. O çileler, kaleme alınsa ciltlerle kitap olur. Fakat bütün bunlara rağmen o kapının büyükleri asla devlete düşmanlık etmedi. “Devlet bizim devletimizdir” dediler. Kenan Evren ve yoldaşlarının zulmünü evet yaşadılar, evet devlet gücüyle o zulümler işlendi, fakat onlar “devlet”i düşman bilmediler; “Bu milletin devletidir, devletin gücünü istismar edenler devlet değildir zalimdir” diyerek vakarlarını muhafaza ettiler. Bugün hâlâ aynı noktadayız, elhamdülillah. Dün çileye sabreden, bugün sabırla yoluna devam eden bu şerefli kapı, hakikatin nurunu taşımaktadır. Senin gibi iftira ile, devlet düşmanlığıyla varlık arayanların dili keskin olabilir ama hakikatin nuru onların gözünü kamaştırır. Allah Teâlâ o mübarek menzilin hizmetinde bulunan sadat ı kirâm ın nurlu tekkesini korusun, sabırla yoğrulmuş yollarını daim etsin, iftira ile gölgelenmeye çalışan hakikat güneşini daha da parlatsın. Sen ki, Fahr-i Âlem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kemâline dil uzatacak kadar cür’etkâr olmuşsun. O Zât ki, kâinatın iftiharı, ins ü cinne rehber, hakiki mürşid-i kâmildir; Sen
Arslan Yabgu Selçuklular devrinde cihana hakim olan iki büyük devlet vardı bunlardan ikiside Türk devleti idi birisi Gazneliler diğeri ise Karahanlılar devleti idi Karahanlıların başında Yusuf Kadir Han Gaznelilerin başında Hindistan'a yaptığı azimli vede gayretli seferler sonucunda bölgeyi fethetme başarısı gösteren Türk ve Müslüman büyüğümüz Gazneli Mahmut iki devletide cihanı titreten iki süper güç ve dünya devleti olarak tarif edebilir Selçuklu Devleti ise daha yeni filizlenen bir tohum başlarında ise Türkmen beyi Arslan Yabgu Selçuklu Devletinin güçlenmesini istemeyen Gazneliler vede Karahanlılar güçlerini birleştirerek Semerkan dolaylarında şu kararı alırlar Arslan ve Türkmenler Horasana sevkedilecek ve Amuderya sınır olarak belirlenecektir antlaşmaya varmak için Gazneli Mahmut harekete geçer Arslan Yabgunun 200 bin kişilik toplayabilirim demesin ile çekinen Sultan Mahmut Arslan Yabguyu bir davette tutuklayarak onu keşmirdeki kalincar kalesine hapsetmiştir türkmenlerin başbuğu olarak kabul edilen Arslan Yabgu bu kalincar kalesinde 1032 de vefat edince Selçuklu beyliğinin başına kurucu Atalar olarak kabul edilen Tuğrul ve Çağrı beyler geçer Başbuğ olarak kabul edilecekler 2 Tekbir Allahu Ekber Tekbiir Allahu Ekber Malazgirt savaşında zafer ancak Allah Tealanın dilemesi iledir diyen Başbuğ Alparslan savaştan önce ilkin dualar okutarak Cenabı Haktan yardım dilemiş camilerde hutbeler okutarak bizleri o kutlu sefer için Allahın huzurunda toplamıştır Alp Arslan Arap atının üzerine ordusuna şöyle seslendi"Ben, Tanrı’ya kendini veren ve bu uğurda şehadete eren gaziler gibi ordumla gazilerimle şehadete erecek yiğitlerimle Allah yolunda Cihat edecek savaşacağım Allah hak için çarpışan müminlere zafer vaad ediyor sefere tüm azminizle sarılın Allah deyin Allah"diyerek
Tarih