İskender Pala burada tarihin tozlu raflarını üfleyip o devasa iki karakteri, Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’i, kanlı canlı karşımıza dikiyor. Ama yazarın asıl ustalığı, bu iki devin arasındaki o amansız iktidar savaşını anlatırken bizi o lüks sarayların, keskin kılıçların ardındaki o kırılgan insan kalplerine, o mahzun ruhlara götürmesinde yatıyor.
Okurken bir yanda Şah İsmail’in o şairane, mistik ve bir o kadar da mağrur duruşunu görüyorsun; diğer yanda ise Yavuz’un o kararlı, celalli ve dünyayı titreten kudretini. Ama yazar bizi bu iki hükümdarın sadece dış dünyadaki savaşlarına değil, kendi içlerindeki o derin fırtınalara, o hiç sönmeyen ateşlere de ortak ediyor. Aşkın, inancın ve sadakatin o ince sızısı her sayfada bir duman gibi tütüyor. O meşhur Çaldıran Meydanı’na doğru adım adım yaklaşırken, aslında sadece iki ordunun değil, iki farklı dünyanın, iki farklı gönül dilinin çarpışmasına şahitlik ediyorsun. İskender Pala dili öyle bir nakış gibi işliyor ki, sanki elinde eski bir minyatür tutuyormuşsun da her detayında başka bir hikaye gizliymiş gibi hissediyorsun.
Mesele sadece kimin galip geleceği değil aslında; asıl mesele o hırsın, o bitmek bilmeyen devlet-i ebed müddet davasının arasında ezilen masum canlar, yarım kalan aşklar ve o paramparça olan gönüller.
Taht dediğin bir gün yıkılır, kılıç dediğin elbet paslanır ama o satır aralarına gizlenen insanlık onuru ve o yanık sevda türküsü ebediyen baki kalır. Bir yanda "Şah" diyenin coşkusu, diğer yanda "Sultan" diyenin azameti... Ama ortada hep o aynı kadim coğrafyanın, o aynı kadim halkın sessiz çığlığı var. Bu kitap bittiğinde elinde kalan tarihi bir bilgi değil; insanın o en büyük kibriyle en derin teslimiyeti arasındaki o muazzam ve bir o kadar da trajik çatışmanın tortusu oluyor.
İki cihan devrildi de o