HZ. MUAVİYE'YE "radyallahu anh" DENİLMEZ Mİ? -II-
Allah azze ve celle doğrunun yardımcısıdır. Ben de Onun dostlarını savunurken Ondan yardım dilerim. Bir önceki yazının finalinde dile getirdiğim bir hakikatin tekrar altını çizerek bu yazıya başlamak istiyorum: Sahabe bütünlüğünü parçalamak, onlardan birisini/birkaçını Sahâbelikten "aforoz" etmek veyahut onlardan birisinin/birkaçının duruşunu (diğerlerini gözden düşürecek şekilde) öncelemek, tarih boyunca "fırka-i dâllenin/sapkın fırkaların" takındığı bir tavır olmuştur. Şianın Ehl-i Beyt radyallahu anhum ecmain ekseninde yaptığı da budur. Daha âhir bir dönemde FETÖ'nün Ebu Zerr radyallahu anh üzerinden yaptığı da budur. Evet. O dönemin şahitleri olanlar anlatırlar ki: Gülenciler nurculardan kopuşlarını Ebu Zerr Hazretlerinin Sahâbenin geneline göre aykırı bir görüşe sahip olup uzlete çekilmesiyle açıklamışlardır. Sonra bu genelden kopuşun, aykırı duruş sahibi oluşun, kendini daha özel görüşün işi nereye getirdiği ise mâlûmdur. Allah tekrarını bir daha bu millete yaşatmasın. Âmin. Yâni özetle demek istediğim o ki: Bu "dışarıya atmalar" da "aşırı parlatmalar" da aslında maksadlı şeyler. Denge dini olan İslâm'ın ahengini bozan şeyler. İşte bu yüzden ümmetin istikametli ana omurgasını teşkil eden Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat Sahâbeyi birbirine tercih etmemeyi bir şiar olarak edinmişler. Büyük resimde görünen hakikatin daha küçük resimler üzerinde yapılan manipülasyonlarla bozulmasını böylece engellemişler. Bunun yanında şunu da inkar etmiyoruz: Elbette Sahabîler içerisinde derece farkları var. Fakat onların içinde hain yok. Düşman yok. Münafık yok. Ajan yok. Hepsi, Bediüzzaman'ın da altını çizdiği üzere, "adalet sahibi" kişiler. Elhamdülillah. **Siz de böyle sahabeden birini/birkaçını diğerlerini gözden düşürür bir şekilde vurgulayan bir ekole rastladığınızda
Hazreti Muaviye
bindokuzyüzdoksandörtte
Giriş Genellikle politika karşılığı olarak kullanılır "siyaset" bizim toplumu-muzda,günümüzde. Oysa ki yakın geçmişte siyaset denildiğinde ölüm cezası, idam anlaşılırdı. Sözlüklerde "halka ait işleri gözeterek, yolu ve usulünce yürütme, devlet idaresi veya diplomasi" anlamları da siyaset karşılığı olarak yer almaktadır. Akıllı, tedbirli, ihtiyatlı davranış "siyaset" olarak nitelendiri-lir, bir adım ötesi olan "kurnazlık" da siyaset anlamı taşır. Ancak bu yorum-da siyaset, 'halka ait işleri gözeterek, yolu ve usulünce yürütmek anlamında kullanılacaktır. TÜRKİYE KÜLTÜR VE SANAT YILLIĞI 1995
Reklam
Doğan Acvıoğlu'nun "Türkiye'nin Düzeni" adlı eserinde Osmanlı'nın ekonomik düzenini şu şekilde aktarıyor; "Saray erkanı, (II.Abdülhamid dönemi) demiryolu, tramvay, elektrik ve gaz tesisleri imtiyazlarını yabancı şirketlere peşkes çekerek büyük kârlar sağlamışlardır." 1854'de Kırım Savaşı'yla birlikte Osmanlı 42 kez borç almıştır. Bu borçların 13'ü II. Abdülhamid döneminde alınmış, Muharrem Kararnamesiyle 20 Aralık 1881 mali iflas ederek Düyun-ı Umumiye İdaresi kurulmuş, vergiyi yabancı güçler toplamıştır. Yani devlet içinde devleti oluşturulmuştur II.Abdülhamid yönetimi. Yine 1571 de Venedik'ten aldığımız Kıbrıs Adasının 307 yıl sorna 4 Haziran 1878'de İngiltere'ye koşulsuz vermiştir. 1897'de Osmanlı-Yunan savaşında, Türk ordusu Yunanı yenmiş ancak yabancı devletlerin II. Abdülhamid'i tehdit etmesiyle askerî zaferle savaştan çıkan Türk ordusunun galibiyeti diplomatik mağlubiyetle sonuçlanmıştır. II. Abdülhamid 33 yıllık padişahlığı döneminde 1876-1909 arasında 1 Milyon 806 km² toprak kaybetti. Bu Türkiye'nin 2 katıdır. (Türkiye Cumhuriyeti 783.562 km²) Bu tabloya bakınca acaba Cumhuriyetin ilk döneminde ki sert eleştirlerin büyük haklılık payı yok mudur?

Poyraz

@Diagrotes_Kantaire
·
"Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey’in İzmir’in Ödemiş ilçesindeki söylevi de iktisadi alandaki Türkleştirme uygulamalarının göstergelerinden biri niteliğini taşımaktadır. Esat Bey, Cumhuriyet Halk Fırkası üyesi olmasının gerekçelerinden birinin bu fırkanın, ülkenin maddi ve manevi varlıklarını, yabancıların elinden toplayarak Türk ulusuna teslim etmesi olarak göstermiştir. Yakın zamana kadar demiryollarında ve vapurlarda ülkenin bütün ekonomik işletmelerinde, egemenliğin Türk olmayanların kontrolünde bulunduğunu, bu tabloyu Cumhuriyet Halk Fırkasının değiştirdiğini öne sürmüştür. Önceden yabancıların hükmü altında amelelik yapan Türklerin bağ, bahçe ve mülk sahibi konumuna geldiğini söylemiştir. Yine fırkanın esasen efendi olan Türk ulusuna mevkisini iade ettiğini açıklamıştır. Bu yurdun efendisinin Türkler olduğunu, öz Türk olmayanların, Türk ülkesinde yalnızca hizmetçi, köle olmaya haklarının bulunduğunu ifade etmiştir(Hakimiyeti Milliye, 19 Eylül 1930, s.3. )." Bir Türkçünün Cumhuriyeti syf - 68 gastearsivi.com/gazete/hakimiye...
Türkçülük
Baybars'ın Şehzadeleri Devlet Yönetimine Alıştırması
et-Tuhfetu'l-Mulukiyye fi'd-Devleti't-Turkiyye Sultan Baybars, şehzadelerin eğitimi ve ileride devlet yönetimine hazırlanabilmeleri için onların yetiştirilmesine büyük önem verirdi. Bu amaçla şehzadeleri sık sık eğitime tabi tutar, onlara devlet idaresi ve askerî tecrübe kazandırmaya çalışırdı. Büyük oğlunu önemli görevlerde bulunması için ordularla birlikte seferlere gönderir, bazı emirlerle beraber Şam (Dimaşk) bölgesine sevk ederek hem yönetim hem de askerî açıdan tecrübe edinmesini sağlardı. Küçük çocuklarını ise tahta çıkma merasimlerine dahil ederek onları gelecekte üstlenecekleri devlet görevlerine alıştırırdı.
Alıntı
Dursun Gürlek Bediüzzaman Said-i Nursi hazretlerinin ne büyük bir İslam âlimi olduğunu, kaleme aldığı Risale-i Nur Külliyatı’nın nasıl bir fütuhat yaptığını ben bu sütunda, bu basit kalemimle anlatamam. İçinde bulunduğumuz 2026 yılı itibariyle söyleyecek olursak, vefatının 66. yıldönümü münasebetiyle yayınlanan birkaç yazıyı da basit ve yetersiz buldum. Durum böyle olunca bir çıkış yolu aradım ve aradığımı buldum. Lise yıllarından başlayarak tuttuğum büyük boy not defterime müracaat ettim. Sayfalarını çevirince Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu’nun “Said-i Nursi’den Hatıralar” başlıklı yazısıyla karşılaştım. Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu devrin en cesur, en atak köşe yazarlarından biriydi ve Bâbıâli’de “Deli Nizam” ünvânıyla biliniyordu. Üstad’la alakalı olup da kimsenin bilmediği son derece önemli hâtıralarını büyük bir cesaretle ve nev’i şahsına münhasır üslubuyla gazetelerde neşretmişti. İşte o yazılardan bazılarını ben de kesip kesip, bahsini ettiğim defterime yapıştırmıştım. Merhuma rahmet dileğinde bulunarak sözü kendisine bırakıyorum: “Bir süre önce Yeni İstiklal’de neşredilen bir yazımda rahmetli Said-i Nursi Efendi’nin Bediüzzaman olarak tanındığı günlere âit bir hatıramdan bahsetmiştim. Elli yıl önce, Birinci Dünya Harbi’nin felaketli günlerinden birinde, Gülhane Park’ında, İttihatçıların meşhur Maliye Nazırı Cavid’in öz kardeşi Şefkati Efendi’ye duyduğu korkunç kini, kardeşini hınçla takip ettirerek bütün işlerini bozduğunu, devlet kapısında ve hususi müesseselerde ona iş verdirmediğini, kazâra bir işe girerse hemen oradan attırdığını öğrenince merhum Bediüzzaman’ın: Cenab-ı Vâcibü’l - Vücud, bu zulmü onun yanında kâr bırakır mı sanırsın, dediğini ve tam on yıl sonra da kudretli ağabeyin uğradığı feci âkıbeti hatırlatmıştım. Ne garip tecellidir ki,
1000Kitap
İmkansızı Başaran Adam: Abdurrahman bin Muaviye
İmkansızı Başaran Adam: Abdurrahman bin Muaviye Arkasında onu kovalayıp ele geçirdikleri anda öldürmek isteyen bir ordu, önünde ise bilinmeyenlerle ve tehlikelerle dolu bir coğrafya vardı. Eşine az rastlanan, insan üstü bir mücadele verdi ve Endülüs Emevi Devleti'ni kurdu. Emeviler iktidara geldikleri andan itibaren fetihlere giriştiler ve büyük askeri başarılar elde ettiler. Afganistan'dan Hindistan'a, İran'dan Kuzey Afrika ve Endülüs'e uzanan inanılmaz büyüklükte bir coğrafyanın hakimi oldular. Kıbrıs'ı, Kafkasya'yı fethettiler. Ancak fethettikleri coğrafyada son derece otoriter bir yönetim kurdular. Özellikle de devlet idaresi hususunda, İslamiyet öncesinden itibaren rekabet halinde oldukları akrabaları Haşimoğulları'nı çok sıkı kontrol altında tutuyorlardı. Haşimoğulları'nın her hareketi izleniyordu. Peygamberin de mensup olduğu bu aile aslında Emeviler ile amca çocuklarıydı. Her iki aile de Kureyş Kabilesi'ndendi. Aralarındaki kan akrabalığı, evlilikler yoluyla da pekişmişti. Haşimoğulları'nın öne çıkan iki kolu ise Ali oğulları (Talibiler) ile Abbas oğullarıydı. Haşimilerin Ali kolu hem bizzat Hz.Ali hem Hz.Hasan hem de Hz.Hüseyin üzerinden Emevilerle ciddi mücadeleler içine girdi. Hz.Hasan Muaviye ile mücadele etmiş ancak başarısız olmuştu. Yezid döneminde ise Hz.Hüseyin ve Ehl-i Beyt'ten 70 kişi Kerbela'da şehit edilmişti. Tüm bunlara rağmen Haşimilerin Hz.Hasan kolu buldukları her fırsatta Emevilere isyan etmeyi sürdürdü. Hz.Ali'nin kardeşi Cafer'in torunu Abdullah bin Muaviye de isyan edip katledilen Haşimilerdendi. Haşimilerin Abbas kolu ise Emevilere tepkisiz, derin bir sessizlik içindeydi. Ancak Abbasilerin bu derin sessizliğinin ardında son derece organize bir darbe hazırlığı vardı. 33 yıl sürdü bu hazırlık. Sonra bir anda Emevi Devleti'nin her
Tarih
Reklam
Reklam