1930’ların Devletçilik (Etatisme) politikası kesinlikle bir "halkçılık" uygulaması değildir. Aksine, 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın yarattığı tıkanıklığı aşmak amacıyla bürokratik devlet sınıflarının sermaye birikimini derinleştirmek, güvenceye almak ve yerli burjuvaziyi devlet eliyle büyütmek için devreye soktuğu bir devlet kapitalizmi hamlesidir. Resmi ideoloji devletçiliği sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle yaratma çabası ve halkın çıkarını koruyan bir model olarak sunar. Bu durum sınıfsal gerçekliği gizleyen bir retoriktir. 1930’lar boyunca kurulan Sümerbank, Etibank gibi kamu iktisadi teşebbüslerinin finansmanı, halkın refahından ziyade halkın mülksüzleştirilmesi ve ağır şekilde sömürülmesi üzerine kurulmuştur. "Devletçilik, emperyalizme karşı bağımsız bir ekonomi kurma hamlesi değil, emperyalist sistemin krize girdiği bir dönemde, içeride sermaye birikimini devlet zoruyla sürdürme stratejisidir. Bu süreçte fatura her zaman köylülüğe ve işçi sınıfına kesilmiştir." Bu dönemde tarım ürünleri fiyatları devlet eliyle düşük tutulmuş, köylünün artı değeri sanayileşmenin finansmanına aktarılmıştır. İşçi ücretleri baskılanmış, grev ve sendika gibi en temel haklar yasaklanmıştır. Dolayısıyla bu pratik, halk yararına bir ekonomi değil, halkın kaynaklarının birikim modeline kurban edilmesidir. 1920’li yıllarda serbest piyasa marifetiyle yaratılmaya çalışılan yerli burjuvazi, sermaye yetersizliği ve 1929 krizi nedeniyle büyük sanayi yatırımlarını (altyapı, demiryolları, madencilik, tekstil fabrikaları) gerçekleştirebilecek güçte değildi. Devlet, özel burjuvazinin yapamadığı işleri onun adına üstlenmiştir. Devlet eliyle kurulan fabrikalar, ham maddeyi ucuza üreterek özel sektöre ucuz girdi sağlamış ve böylece özel sermayenin kar marjını büyütmüştür. Yani devlet, özel