İttihat ve Terakki Cemiyeti, I. Dünya Savaşı yıllarında kapitülasyonları tek taraflı kaldırarak bir "Milli İktisat" politikası başlattı. Amaç, gayrimüslim burjuvazinin elindeki finans gücünü kırıp yerli-Müslüman bir zengin sınıfı (milli burjuvazi) yaratmaktı. Bu politikanın finansörlüğünü yapması için 1917'de Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası kuruldu. Bu banka doğrudan İttihatçı kadroların, partinin ve onların palazlandırdığı yerli tüccarların sermayesiyle var oldu. Cumhuriyet kurulduğunda, İttihatçıların yarım kalan "milli burjuvazi yaratma" projesi aynen devralındı. Mustafa Kemal’in talimatıyla 1924’te kurulan Türkiye İş Bankası, yeni rejimin ekonomi politiğinin omurgası oldu. Banka, Hint Müslümanlarının Kurtuluş Savaşı için gönderdiği ve Mustafa Kemal’in şahsi hesabında (Nutuk'ta "görülmeyen hesap" olarak geçen) biriken paranın sermaye yapılmasıyla kuruldu. Kurucuları ve ilk hissedarları tamamen yeni rejimin milletvekilleri, bürokratları ve asker kökenli elitleriydi (Celal Bayar, kılıç artığı İttihatçı sermayedarlar vb.). 1927 yılında Türkiye İş Bankası, İttihatçıların kurduğu Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası’nı resmen satın alarak kendi bünyesine katmıştır. Yani İttihatçı sermaye ile Kemalist sermaye, fiziken ve hukuken de tek bir çatıda birleşmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, şahsi hisselerini (mülkiyeti saklı kalmak ve temettü geliri Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu'na aktarılmak kaydıyla) CHP'ye miras bıraktı. CHP, bugün hâlâ İş Bankası'nın yönetim kuruluna 4 üye atama yetkisine sahiptir. Dünya siyaset tarihinde: Bir özel bankanın yönetim kuruluna üye gönderen, O bankanın kredi politikalarında, büyüme stratejilerinde ve serbest piyasa hamlelerinde doğrudan söz sahibi olan, Borsadaki hisse değerlerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen bir "sol parti" modeli
Sosyoloji
Hükümetler geçicidir, devletin sermaye birikim modeli ise kalıcıdır. Seçim kazanarak hükümeti domine eden siyasi yapılar, devletin bütününe hakim olduklarını zannederler. Oysa tarih defalarca göstermiştir ki; yargı, emniyet, istihbarat ve mali bürokrasiden oluşan o köklü "müesses nizam", kendi bekasını ve korumakla yükümlü olduğu ekonomik düzeni hükümetlerin popülist dalgalarına feda etmez. Bir siyasi parti ne kadar radikal söylemlerle gelirse gelsin, günün sonunda devlet çarkının dönmesi ve uluslararası finans kapitalle entegrasyonun sürmesi için o "sermaye sınıfı" ile uzlaşmak, hatta onun koruyuculuğunu üstlenmek zorunda kalır. Koç meselesinde MHP’nin aldığı o refleksif siper pozisyonu, tam olarak hükümet üstü bir devlet aklının, sistemin ana kolonunu koruma güdüsüdür. "Milli ve yerli ekonomi" retoriği, bu topraklarda yeni bir icat değildir. Temeli İttihat ve Terakki’nin 1913 sonrası uyguladığı "Milli İktisat" politikalarına dayanır. O günden bugüne değişen tek şey, sermayenin el değiştirdiği elitlerin adıdır. Gayrimüslim sermayenin tasfiyesiyle başlayan süreç, Cumhuriyet döneminde bürokrasinin eliyle büyütülen "İstanbul Burjuvazisi"ni yaratmıştır. Sonraki dönemlerde ise sağ-muhafazakar veya sağ-Kemalist iktidarlar, kendi "Anadolu Sermayesi"ni ya da "havuz" medyasını/müteahhitlerini fonlamak için aynı mekanizmayı kullanmıştır. Burada amaç hiçbir zaman servetin halk tabanına yayılması veya demokratik bir refah toplumu yaratılması olmamıştır. Amaç; devletin bekasını garanti altına alacak, devlete sadık ve devletten beslenen seçkin bir zümrenin (kompradorların) rotasyonla tahkim edilmesidir. Bu devasa sermaye transferleri ve elitlerin zenginleşme yarışı sürerken, halk bu nimetlerden sistemik olarak dışlanır. Geniş kitlelerin bu sömürüyü fark edip isyan etmesini
1000Kitap
Reklam
Türkiye’de sermaye sınıfı batıdaki örneklerinin aksine devletten bağımsız, tabandan gelen bir süreçle burjuvalaşmamıştır. Tam tersine, bizzat devletin korumacı politikaları, tahsisleri ve imtiyazlarıyla var edilmiştir. Bu tarihsel yapı, devleti sadece hukuki bir üst merci değil, ekonomik kaynakların ve zenginliğin dağıtıldığı en büyük mekanizma haline getirir. Dolayısıyla bu sistemde siyasi güç, kamusal hizmet üretmenin ötesinde ekonomik ve bürokratik kaynakların yeniden bölüşüldüğü bir araç olarak görülür. Gücü eline geçiren her siyasi elit, kendi varlığını güvence altına almak ve kendi toplumsal tabanını tahkim etmek için devleti bütünüyle kontrol etme (devleti ele geçirme) dürtüsüyle hareket eder. Bu durum, her iktidar değişiminde kaçınılmaz olarak devasa bir sermaye transferini de beraberinde getirir. Ulus devlet yapısının bu döngüdeki payı ise çoğulculuğu iktisadi ve sosyolojik düzeyde düzleştirmek olmuştur. Bu model doğası gereği kültürel, hukuki ve toplumsal bir homojenlik (tek tipleşme) talep eder. İmparatorluk bakiyesi olan bu coğrafyada ulus devlet inşa süreci, merkezi otoriteyi korumak adına yerel dinamikleri, özerk odakları ve bağımsız sivil yapıları yapısal birer güvenlik tehdidi olarak kodlamıştır. Siyasal alan o kadar daraltılmış ve güvenlikçi bir zırhla kaplanmıştır ki, toplumun kendi içinden organik, bağımsız ve demokratik sorumluluk üstlenebilecek sivil inisiyatiflerin çıkması yapısal olarak engellenmiştir. Devletin hem en büyük işveren, hem en büyük cezalandırıcı, hem de en büyük sermaye dağıtıcısı olduğu bir düzende; sivil toplum ya devletin kaynaklarından pay kapma yarışına girerek sisteme entegre olur ya da bütünüyle sindirilir. "Sorumluluk alacak lider veya toplum yoksunluğu" aslında toplumsal bir tembellikten değil, bireyin ve sivil odakların
1000Kitap
1946’da Demokrat Parti’nin (DP) sahneye çıkışı ve sonrasındaki "demokratikleşme" süreci, resmi tarihin iddia ettiği gibi "halkın bürokrasiye karşı kazandığı bir demokrasi devrimi" değildir. Bu perspektife göre 1946-1950 süreci, halk ile devlet arasında bir çatışma değil, egemen sınıfın kendi içindeki iki kliği (bürokratik elitler ile devlet eliyle palazlandırılmış burjuvazi ve toprak ağaları) arasındaki bir iktidar paylaşım kavgasından ibarettir. Devletin korumacı kanatları altında büyüyen çocuk, artık rüştünü ispat etmiş ve kendisini büyüten dadıya (bürokrasiye) karşı bayrak açmıştır. Cumhuriyetin ilk yirmi yılında devlet, yerli burjuvazi için bir "mürebbiye" gibi hareket etmişti. Altyapıyı kurmuş, mülksüzleştirme (Varlık Vergisi ve Emval-i Metruke) yoluyla sermayeyi bu kliğe aktarmış ve korumacı duvarlar örmüştü. Ancak İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında, bu yeni sermaye sınıfı artık devletin koyduğu idari ve bürokratik sınırların içine sığamaz hale geldi. Sermaye, bürokrasinin keyfi kararlarından, fiyat kontrollerinden ve her an yeni bir Varlık Vergisi ile karşılaşma riskinden kurtulmak, yani mülkiyet güvenliğini mutlaklaştırmak istiyordu. Dolayısıyla DP’nin çıkışı, devlet eliyle yaratılan burjuvazinin siyasi iktidara doğrudan ortak olma ve bürokrasiyi kendi çıkarlarına göre yeniden yapılandırma hamlesidir. Kırılmanın somut tetikleyicisi, 1945 yılındaki Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu tasarısı oldu. Bürokrasi, taşradaki otonom güç odaklarını (toprak ağalarını) denetim altına almak ve devlete yeni bir toplumsal taban devşirmek için topraksız köylüye toprak dağıtmayı denedi. Bu hamle, Aydın havalisinin büyük toprak ağası Adnan Menderes ile İstanbul ticaret burjuvazisinin ve İş Bankası kliği sermayesinin temsilcisi Celal Bayar’ı aynı cephede birleştirdi. Bu ittifak
1000Kitap
1942 Varlık Vergisi uygulaması resmi tarih anlatılarında iddia edildiği gibi "savaş koşullarının yarattığı olağanüstü bir enflasyonla mücadele tedbiri" ya da "karaborsacıları cezalandırma hamlesi" kesinlikle değildir. Bu perspektife göre Varlık Vergisi; İttihat ve Terakki ile başlayan, 1920'lerde İş Bankası kliğiyle süren ve 1930'larda devlet kapitalizmiyle kurumsallaşan "milli burjuvazi yaratma" ve "mülksüzleştirme" projesinin mantıksal, kaçınılmaz ve en şiddetli zirve noktasıdır. 1930'ların devletçi birikim modeli bu vergiyle hem kendi sınırlarına dayanmış hem de nihai sınıfsal hedefine ulaşmıştır. 1930’ların devletçilik politikası, altyapıyı ve sanayi girdilerini devlet eliyle ucuzlatarak yerli (Müslüman-Türk) sermayeye bir zemin hazırlamıştı. Ancak İstanbul ticaret sermayesi ve gayrimenkul stoku hala büyük oranda gayrimüslimlerin elindeydi. 1942 Varlık Vergisi, 1930’larda palazlandırılan yerli unsurlara alan açmak için devlet zoruyla yapılan doğrudan bir sermaye tenkisidir (kesintisidir). Verginin yüzde 80'inden fazlasının gayrimüslim vatandaşlara yüklenmesi ve ödeyemeyenlerin Aşkale’ye çalışma kamplarına gönderilmesi, ekonomik olmaktan ziyade yapısal bir sınıfsal mühendisliktir. Devlet, 1930'larda kendi eliyle büyütemediği yerli tüccarı, gayrimüslimlerin mülklerine değerinin çok altında el koydurarak (asli birikim mekanizmasını işleterek) bir gecede devasa servetlerin sahibi yapmıştır. 1930’lardaki devletçilik, devlet aygıtını elinde tutan bürokratik oligarşiye toplumsal üretim ve bölüşüm ilişkileri üzerinde mutlak bir kontrol yetkisi vermişti. İşte 1942'deki bu pervasız mülksüzleştirme hamlesi, ancak 1930'larda kurulan o muazzam devlet tekeli ve otoriter idari yapı sayesinde mümkün olabilmiştir. Devletin kendini toplumun ve hukukun üzerinde "özerk bir mutlak güç"
1000Kitap
1930’ların Devletçilik (Etatisme) politikası kesinlikle bir "halkçılık" uygulaması değildir. Aksine, 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın yarattığı tıkanıklığı aşmak amacıyla bürokratik devlet sınıflarının sermaye birikimini derinleştirmek, güvenceye almak ve yerli burjuvaziyi devlet eliyle büyütmek için devreye soktuğu bir devlet kapitalizmi hamlesidir. ​Resmi ideoloji devletçiliği sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle yaratma çabası ve halkın çıkarını koruyan bir model olarak sunar. Bu durum sınıfsal gerçekliği gizleyen bir retoriktir. 1930’lar boyunca kurulan Sümerbank, Etibank gibi kamu iktisadi teşebbüslerinin finansmanı, halkın refahından ziyade halkın mülksüzleştirilmesi ve ağır şekilde sömürülmesi üzerine kurulmuştur. "Devletçilik, emperyalizme karşı bağımsız bir ekonomi kurma hamlesi değil, emperyalist sistemin krize girdiği bir dönemde, içeride sermaye birikimini devlet zoruyla sürdürme stratejisidir. Bu süreçte fatura her zaman köylülüğe ve işçi sınıfına kesilmiştir." Bu dönemde tarım ürünleri fiyatları devlet eliyle düşük tutulmuş, köylünün artı değeri sanayileşmenin finansmanına aktarılmıştır. İşçi ücretleri baskılanmış, grev ve sendika gibi en temel haklar yasaklanmıştır. Dolayısıyla bu pratik, halk yararına bir ekonomi değil, halkın kaynaklarının birikim modeline kurban edilmesidir. 1920’li yıllarda serbest piyasa marifetiyle yaratılmaya çalışılan yerli burjuvazi, sermaye yetersizliği ve 1929 krizi nedeniyle büyük sanayi yatırımlarını (altyapı, demiryolları, madencilik, tekstil fabrikaları) gerçekleştirebilecek güçte değildi. Devlet, özel burjuvazinin yapamadığı işleri onun adına üstlenmiştir. Devlet eliyle kurulan fabrikalar, ham maddeyi ucuza üreterek özel sektöre ucuz girdi sağlamış ve böylece özel sermayenin kar marjını büyütmüştür. Yani devlet, özel
1000Kitap
Reklam
Reklam