Eğer insanları evlenmekte tereddüde sevk eden şey bedbaht olmak korkusu ise bende böyle şey yoktu; çünkü hiç bir hareketimin gayesinden tam bir saadet beklemiyordum. Hayattan aldığımız her zevki ona muadil bir ıstırapla ödediğimizi bildiğim için, hiç bir şeyden yüzde yüz saadet ümit etmiyor ve yüzde yüz felâketten korkmuyordum. Bunun ikisi de imkânsızdır. Çünkü ruhî varlığımız hazla kederin muvazenesine istinat eder, işte en büyük adalet ve müsavat! İnsan, çektiği ıstırap nispetinde zevk duyar: Ne kadar acıkırsa yemekten, ne kadar yorulursa dinlenmekten, ne kadar ararsa bulmaktan o derece zevk alır.
Bazıları hayatlarının bir roman haline getirilmesini isterler; kendilerine fevkalâde görünen sergüzeştlerinin fazla beşerî olmaktan gelen adiliğini hissetmezler.
Hatıralarımız kütüphanedeki eski kitaplar gibi toz içinde ve hiç değişmeden durmuyor; canlı ve nefes alan varlıklar. Bugün geçmişe dair hatırladığımız şey, hatırayı her çağırdığımızda gerçekleşen düzeltme ve yeniden şekillendirmenin ürünü.
Var olan tek gerçek ve inanılası öğretmen, insanın kendi vicdanıdır. Bunu bulabilmek için yalnız ve sessizlik içinde kalmak, çıplak toprağa, çıplak ve çevrede hiçbir şey olmaksızın, sanki ölmüş gibi oturacaksın. Başlangıçta hiçbir şey hissetmezsin, tek algıladığın korkudur ama sonra derimden, uzaktan bir ses duymaya başlarsın, bu dingin bir sestir ve belki de başlangıçta tekdüzeliği seni rahatsız eder. Tuhaftır, en yüce sözleri duymayı beklerken karşına en önemsizleri çıkar. Öylesine küçük ve tamdık şeylerdir ki bunlar, bağırasm gelir: "Ne yani, hepsi bu mu?" Yaşamın bir anlamı varsa -diyecektir ses sana- bu anlam ölümdür, bütün öteki şeyler onun çevresinde döner. Amma keşif diyeceksin bu noktada, amma korkunç keşif, eninde sonunda ölüneceğini her insan bilir, en sona kalan bile. Doğrudur, düşüncede hepimiz biliriz bunu ama düşüncede bilmek başkadır, yürekte bilmek bambaşkadır, tamamen değişiktir.