Bilimkurgu dünyasında büyük yankı uyandıran Andy Weir'ın Kurtuluş Projesi kitabını okudum. Weir’in Marslı ve Artemis gibi eserlerine bayılan biri olarak, yeni kitabını da heyecanla bekliyordum. Ancak bu sefer beklentilerim biraz karışık duygularla karşılandı.
Öncelikle, Andy Weir her zamanki gibi bilimsel gerçeklikleri ustalıkla harmanlamış. Kitapta sunulan bilimsel öğeler o kadar sağlam ve detaylı ki, bazen roman okuduğumu unutup bir bilimsel makalede kaybolmuş gibi hissettim. Weir’in araştırma konusundaki titizliğini ve okuyucusuna bilimsel doğruluk sunma tutkusunu bir kez daha takdir ettim. Bilimsel kurguyu böylesine gerçekçi ve anlaşılır hale getiren çok az yazar var. Bu yönü kitabın en sevdiğim kısmıydı.
Ancak, Kurtuluş Projesi bana biraz uzun geldi. Weir’in sürükleyici anlatım tarzını seven biri olmama rağmen, hikayenin bazı bölümleri yer yer fazla uzatılmış gibi hissettirdi. Özellikle olay örgüsünün duraksadığı ve tekrar eden kısımlar okuma hızımı yavaşlattı. Konunun derinliği ve bazı olayların tekrar etmesi, akışı zaman zaman zorladı diyebilirim.
Yine de karakterlerin güçlü tasviri, özellikle ana karakterin içsel çatışmaları ve zekası, kitabı ayakta tutmayı başardı. Bilimsel yönü ağır basan kitaplardan hoşlanıyorsanız ve sabırlı bir okur olduğunuzu düşünüyorsanız, Kurtuluş Projesi sizin için harika bir seçim olabilir.
Aslında Andy Weir’in bilimsel kurgudaki ustalığını bir kez daha görmek güzeldi. Hikayenin temposu zaman zaman beni zorlamış olsa da bilimsel doğruluk ve hayal gücü birleşimi, kitabı okumaya değer kıldı. Weir hayranları için bu kitap kesinlikle kaçırılmaması gereken bir eser.
Mona'nın Gözleri sanat ve tarihi adına yazılmış başlangıç seviyesindeki okurların sanata bakış açısını değiştirebilecek nitelikte bir kitap. Sanat tarihçisi olan Thomas Schlesser, aslında Mona'nın gözlerinden tablolara bakarken okurlarına da bir tabloya nasıl bakılması gerektiğini, sanat ve tarih arasındaki ince çizgileri ve aslında sanatın hem beden hem de ruhu nasıl doyurabileceğine değiniyor.
Okuduğum belki de ilk sanat tarihi kitaplarından olan bu kitapta, Paris'in 3 müzesi, Louvre, Orsay ve Beaubourg'u ben de sanki Mona ve dedişkosu ile gezmiş gibi hissettim. Kitabı bir solukta okumaya çalışsam da, 52 sanat eserinin detaylı şekilde ama sadeleştirilmiş biçimde ele alındığı bu kitabı, bir başucu kitabı olarak ayrılmış bölümlerinden hafta hafta okumanın da keyifli olacağını düşünüyorum.
Öte yandan kitabın kapağında bulunan şömizde eserlerin çoğunun birer fotoğrafının olması Mona ve dedesi sanat eserlerini keşfederken sizin de okuduğunuzda anlamanız gereken yerleri görmenize de olanak sağlıyor. Görsel hafızası diğerlerine nispeten daha iyi biri olarak okuduğum satırları tekrar tekrar okuyup görsellerdeki değinmek istediği yerleri tablo üzerinden keşfetmeye çalıştım. Bu kitap biraz daha sıkıcı sanat tarihi kitaplarından ayrılarak, yazarın bizi 3 müzeyi 8 yaşındaki ama kapasitesinden çok daha fazla şeyi öğrenmeye açık bir çocukla birlikte yolculuğa çıkartıyor.
Tabloların sanatsal yönüne ek olarak yapıldıkları dönemden de detaylıca ama sıkmadan bahsederek aslında sanatın ve onu sanat yapanın, anlamanın nedenini tarihinde ve dönem koşullarında yattığını gösteriyor.
Sanat ve tarihine başlangıç seviyede bir giriş için, kolaylıkla anlaşılan, tabloları her yönüyle ele alan Mona'nın Gözleri mükemmel bir kitap.
"Dünya adına ölmeye geldim! Harika, değil mi?"
Dimitri'ye eğildim.
"Tüm Ruslar böyle deli midir?"
"Evet," dedi gülümseyerek.
"Hem Rus olup hem de mutlu olmak ancak böyle mümkün."
"Bu... kasvetli."
"Bu Rusluk!"
Zülfü Livaneli’nin Konstantiniyye Oteli , İstanbul’un geçmişini ve bugünkü halini bir araya getiren büyülü bir yolculuktu benim için. Her karakter, bu şehrin bir zamanlar tanıdığı bir hikâyenin parçası. Tıpkı Mehmet Akif’in dediği gibi, ‘Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı.’
Tanı, çünkü, bu memleket, üzerinde yürüdüğümüz her kaldırım taşında, her sokak köşesinde, tarihin derin izlerini taşıyor. Geçmişi anlamadan, bugünü gerçekten kavrayabilir miyiz? Konstantiniyye Oteli, bize bu sorunun cevabını fısıldıyordu.
‘İstanbul, yaşayan bir tarihtir; her köşesinde bir zamanlar yaşamış olanların izlerini saklar.’ diyor, Livaneli. Bu şehir, bize sadece geçmişi değil, aynı zamanda kim olduğumuzu ve kim olabileceğimizi de anlatıyor. Her adımda tarihin sesi yankılanırken, Livaneli’nin de dediği gibi; İstanbul’u anlamak, kendimizi anlamaktır. Bastığımız yerleri toprak diyerek geçmeyelim, her adımda bu kadim şehri tanıyalım istiyor. Kitabı okurken hem geçmişten hem de şimdiden öyle etkileyici sahneler gördüm ki, içinde yaşadığımız coğrafyayı sanki dışardan izliyormuşçasına bir etki kaldı benim için.
İnceleme yazılarında kitaptan çok detaylı değinmek istemesem de, Zehra ve Emre'nin hikayesi benim okuduğum basımında - Doğan Kitap- daha detaylı işlenmişti. Zehra ve Emre de aynı bizler gibi İstanbul'a yolu düşmüş ve İstanbul'da tüm Türkiye gerçeklerine rağmen tutunmaya çalışan 2 karakter olmuş bizler için. Kitabı okurken onların da aşk hikayesine ortak olmak, İstanbul'u yaşarken sayfaları çevirmek gibiydi.
Yani bu kitap, farkında olduğumuz ama gözlerimizi kapatıp yaşamaya devam ettiğimiz gerçekleri, toprağın altında bir o kadar da göremediğimiz koskocaman bir tarihi ve Türkiye'nin bütün farklı coğrafyalarından ve kesimlerinden karakterleri bir çırpıda hissedebileceğiniz eşsiz bir roman okuyabilme