Okurken içimde hep şu sitem vardı kendime ,neden neden bu kadar geç kaldım sana Martin Eden.
Jack London'ın yarı otobiyografik romanı kendi hayatından da izler taşımakta.
Öyle bir karakter yaratmış ki Jack london aşkı,tutkusu,azmi,kararlılığı, mücadelesiyle karşınızda büyüyor Martin Eden. Aşık olduğu kadın için sevilmeye değer bir adam yaratmaya çalışıyor. Fakat çıkış noktası ile geldiği nokta arasında hayaller ve hayatlar dedirtiyor size.
İnanılmaz bir mücadele var. Daha genç yaşlarımda okusaydım eğer mücadelesinden esinlenirdim diye hissettim hep.
Zamana karşı mücadelesi beni çok etkiledi. Dört saatlik uyku uyuyarak geriye kalan tüm zamanını okumaya ve yazmaya adaması, uykuda geçirdiği her zamanı kayıp sayması ve sonunda geldiği anlamsızlık noktasında ise uyanık olduğu her saati işkence olması olarak görmesi, zamanı ruh halimize göre nasıl algıladığımızı gözler önüne seriyor.
Aslında Martin Eden karakterinde iki karakter var karşımızda. Hayatın anlamını arayan ve amacı uğruna açlık ve yoksulluğa rağmen müthiş bir mücadele veren bir Martin Eden ile ulaştığı şeyin anlamdan ziyade para ve sosyal kabul olduğunu gören hiç anlaşılamamış olduğunu fark eden zengin ama amaçsız, yapayalnız bir Martin Eden.
Kitabın genel özetini onun cümlelerine bırakıyorum, ben ne yazsam eksik kalacak çünkü.
"...Kimsenin yemeğe davet etmediği açlık günleri geldi aklına. Asıl yemeğe o zaman ihtiyacı vardı, asıl o zaman midesine bir şey gitmediği için zafiyet geçirmiş,halsiz kalmış ve düpedüz açlık nedeniyle kilo kaybetmişti. Yaşadığı açmaz buydu. Asıl yemeğe ihtiyacı varken kimse onu davet etmemişti ama şimdi binlerce yemek satın alabilecek durumdayken ve tersine iştahı giderek azalırken sağdan soldan peş peşe yemek davetleri alıyordu. Neden? Ona kalırsa ufak bir hakkaniyet yoktu bu işte..."