Alex Schulmann’dan okuduğum ilk kitaptı Malma İstasyonu. Yazarın bir diğer kitabı 17 Haziran listemde bekliyordu. 17 Haziran öyle övülüyordu ki, yazarın dünyasında böylesi görkemli bir kapıdan giriş yapmak istemedim. Öyle ya, okurluğun da bir adabı var, sonra efendim zirvelerden yere çakılmanın bir acısı var, iyisi mi önce bir yol yapalım dedim ve aldım elime Malma İstasyonu’nu. Çok da iyi yapmışım, çünkü bu satırları yazarken 17 Haziranı da çoktan bitirmiş bulunuyorum ve böylesi güzel bir kitaptan sonra Malma İstasyonu ile bir hayal kırıklığı yaşamak istemezdim. Neyse, yine girizgahı hayli uzattım. Tahmin edeceğiniz üzere kitabı çok beğenmedim.
Yazarımız bir grup insanı bir trene bindirip Malma İstasyonuna yolluyor. Yani işte siz deyin Malma İstasyonu ben diyeyim geçmişin eğri büğrü yolları. Olaylar üç karakterin hayatları üzerinden saç örgüsü gibi birbirine dolanıyor. Herriet, Oskar ve Yana. Karakterlerin çocuklukları, anne babaları ile ilişkileri, aşkları evlilikleri üzerinde bir kurgu inşa ediyor yazar. Tren Malma istasyonuna doğru yol alırken biz de üç karakterin yaşamı üzerinden hafızanın sularında geziyoruz. Güzel tema, güzel kurgu. Ama işte bir durağanlık var. Bu yazım tarzını çok sevsem de kitap beni pek içine çekmedi. Neyse ki bu kitaba bakarak 17 Haziran’ı okuma hedefimden vazgeçmemişim. Hoş, bu kitabı yazarın diğer kitaplarından sonra okusam bakış açım daha başka olurdu belki ama neyse, böyle işte.