Kaygı, depresyonla karşılaştırıldığında, yirmi birinci yüzyıldaki yaşam biçimimizle ve bizi çevreleyen şeylerle çok daha fazla tetiklenip alevlenebilir.
Akıllı telefonlar Reklamlar (David Foster
Wallace'ın o harika cümlesi aklımdadır: "O da her reklamın yapması gerekeni yaptı; bir şeyler satın alarak rahatlatılabilen bir kaygı yarattı*). Twitter takipçileri. Facebook beğenileri. Instagram. Aşırı bilgi yüklemesi. Cevaplanmayan e-postalar. Arkadaşlık uygulamaları.
Savaşlar. Teknolojinin hızlı evrimi. Şehir planlamacılığı. İklim değişikliği. Aşırı kalabalık toplu taşıma.
"Antibiyotik sonrası çağ" üzerine makaleler. Fotoğrafları alabildiğine efektlenmiş modeller. Arama motoru destekli hastalık hastalığı. Bitip tükenmeyen tercihler ("kaygı, özgürlüğün sersemliğidir," der Søren Kierke-gaard). Internet üzerinden alışveriş. "Tereyağı tüketmeli miyiz?" tartışmaları. Küçülmüş, izole yaşamlar. İzlemiş olmamız gereken bütün o Amerikan dizileri.
Okumuş olmamız gereken bütün o ödüllü kitaplar. Adını sanını duymadığımız bütün o popüler kültür yıldızları. Bize hissettirilen o eksiklik duygusu. Anlık hazlar. Sürekli oyalayan ya da dikkatimizi dağıtan şeyler. İş, iş, iş. Yirmi dört saat devam eden her şey. Belki de modern dünyaya ayak uydurmaya çalışmak, kaygıyı kaçınılmaz kılıyordur.
Sayfa 190 - Domingo Yayıncılık