Modern siyasal ve ahlâkî düşüncenin büyük bölümü adalet, özgürlük, eşitlik, haklar veya ilerleme gibi kavramlar etrafında şekillenmiştir. Bu kavramlar insanlığın ortak tecrübesini anlamlandırmak için güçlü araçlar sunmuş olsa da aynı zamanda yeni körlükler de üretmiştir. İnsan çoğu zaman yalnızca çıkarlarının değil, haklılıklarının da tutsağıdır. Tarih boyunca ideolojiler, dinler, uluslar, sınıflar ve hatta evrensel değerler adına yürütülen mücadelelerin ortak özelliği, kendilerini haklı görürken yarattıkları körlükleri fark etmekte zorlanmalarıdır.
Bu nedenle temel soru artık yalnızca “Ne doğrudur?” değildir. Daha derindeki soru şudur:
Haklı olduğumu düşündüğüm için neyi göremiyorum?
Bu soru bizi adalet teorilerinden insanlık haline, ilkelerden ilişkilere ve kesinlik arayışından dikkat sorumluluğuna doğru götürür.