İnsan gençken ölümün peşinden koşar gibi, yaşlanınca ölümden kaçar gibi yaşar.
İnsan bunun farkında değildir belki ama gençken attığı her adımda zamanın kendisine sonsuz kredi açtığını sanır. Günler tükenmez, beden yorulmaz, yarınlar eksilmez gibidir. Bu yüzden gençlik biraz da dünyanın merkezinde durduğunu zannetme halidir. İnsan kendini değil, başkalarını ölümlü görür.
Tehlike bir davettir gençlikte. Hız, cesaret, meydan okuma ve düşünmeden atılan adımlar, hayatın doğal dili gibi gelir insana. Çünkü ölüm bir gerçeklik değil, uzak bir söylentidir. İnsan elindeki zamanı harcamaz, savurur. Sağlığını tüketmez, sonsuz sanır. Sanki önünde kapanmayacak bir ufuk, bitmeyecek bir yol vardır.
Yıllar geçtikçe değişen yalnızca beden değildir.
Bir gün insan, takvim yapraklarının değil, kendisinin eksildiğini fark eder. Çevresinden ayrılan insanlar, sessizleşen sesler, geride kalan eşyalar ve aynadaki yüz ona aynı şeyi fısıldar: Yol sonsuz değildir.
İşte o andan sonra hayatın anlamı da değişmeye başlar.
Gençken hızla geçip gidilen şeyler önem kazanır. Bir sabah ağrısız uyanmak, sakin bir akşam geçirmek, sevdiklerinin sesini duymak, huzurlu bir günün içinde kaybolmak... Bir zamanlar sıradan görünen ne varsa kıymete dönüşür. Çünkü insan ilk kez sahip olduklarının değil, kaybedebileceklerinin farkına varır.
Yaşlılık biraz da ölümden kaçar gibi yaşamaktır.
Daha dikkatli yürümek, daha temkinli davranmak, bedeni korumak, zamanı dikkatle kullanmak... Bunlar korkunun değil, değerin işaretidir. İnsan artık hayatın ne olduğunu öğrenmiştir. Bu yüzden onu tüketmeye değil, saklamaya çalışır.
Gençlik, elindeki serveti bitmeyecek sanan bir mirasyedinin cömertliğidir.
Yaşlılık ise kalan son altınları sayan bir cimrilik değil, her tanesinin değerini bilen bir bilgeliktir.
Belki de