Kitabı bitirdiğimde ilk izlenimim, ortaya konan emeğin büyüklüğü oldu. Özellikle kaynaklar, dipnotlar ve döneme ait belgelerle birlikte değerlendirildiğinde son derece titiz ve kapsamlı bir çalışma olduğu görülüyor. Yazarın uzun yıllar süren araştırmasının ürünü olduğu her sayfada hissediliyor.
Kitabın en güçlü yönü, Kurtuluş Savaşı'nı kronolojik bir bütünlük içerisinde ve çok geniş bir perspektiften ele alması. Cepheler, siyasi gelişmeler, diplomatik süreçler ve toplumsal atmosfer ayrıntılı biçimde aktarılıyor. Bu yönüyle eser, bir romandan ziyade ciddi bir tarih çalışması niteliği taşıyor.
Bununla birlikte, kitapla ilgili bazı eleştirilerim de var. Öncelikle askeri detayların yoğunluğu zaman zaman okuma akışını zorlaştırabiliyor. Birlik hareketleri, cephe değişimleri, komutanlar ve operasyonlara ilişkin ayrıntılar o kadar sık veriliyor ki, dikkatli ve düzenli okunmadığında okuyucu olay örgüsünü takip etmekte zorlanabiliyor.
İkinci olarak eser genellikle "tarihi roman" olarak tanıtılsa da, bana göre romandan çok belgesel niteliğinde bir tarih anlatısı. Kurgusal unsurlar oldukça sınırlı. Örneğin Nesrin ve Faruk arasındaki ilişki kitapta yer alsa da son derece yüzeysel işlenmiş. Oysa savaşın bir askerin, bir annenin, bir çocuğun ya da sıradan bir Anadolu insanının gözünden daha fazla anlatıldığı bir yapı tercih edilseydi, okuyucu olaylarla daha güçlü bir duygusal bağ kurabilirdi. Benzer örnekler çoğaltılabilir. Bu nedenle roman akıcılığında tarih öğrenmek isteyen bazı okuyucular hayal kırıklığı yaşayabilir. Kitapta bilgiler çoğunlukla kronolojik ve peş peşe aktarılıyor; bu da zaman zaman akademik bir tarih kitabı hissi veriyor.
Bir diğer eleştirim ise yazarın Sultan Vahdettin'e yaklaşımıyla ilgili. Günümüzde Vahdettin hakkında genel olarak iki farklı yorum