Meltem Trubody’nin kalemine olan yolculuğum, ilk kitabı Gün Solgunu ile başlamıştı. O kitapta hissettiğim o naif ama derin sızı, yazarın ikinci kitabı Başka Şarkılar Söyler Zaman ile bambaşka bir boyuta taşındı. Yazarın bu iki eserinde de karakterlerin iç dünyasına attığı o imza, okuru sadece bir hikayeye değil, aynı zamanda kendi geçmişine de davet ediyor.
Bu roman, 1979 yılının siyasi gerilimlerle çalkalanan Türkiye’sinden alıp 2023 yılına kadar uzanan, hüzünlü ve bir o kadar da derin bir aşk hikâyesini anlatıyor. Romanın merkezinde; dışarıdan sevgi dolu görünmesine rağmen iç dünyası acıyla yoğrulmuş, bağlamasından dökülen nağmelerle ruhunu teskin etmeye çalışan yeşil parkalı hukuk öğrencisi Cengiz yer alıyor. Onun hayatı; farklı dönemlerden, farklı yaşlardan ve bambaşka ailelerden gelen Dila, Gülsen ve Güllü isimli üç kadının kaderiyle kesişiyor. Bu kesişmenin en büyük harcı ise yasakların, toplumsal baskıların ve yıkılmaz sanılan tabuların gölgesinde yeşermeye çalışan sevgi oluyor.
Kitap, seksenli yılların İstanbul sokaklarını, o dönemin sahaf dükkanlarını ve pastanelerini sadece birer mekan olarak değil, dönemin zihniyetini ve toplumsal kutuplaşmalarını yansıtan birer ayna olarak kullanıyor. Üniversiteli gençlerin umutları, ideolojik sancıları ve popüler kültürün izleri, yazarın akıcı ve nostaljik üslubuyla birleşerek okuru adeta o günlerin boğaz havasına götürüyor.
Alt metninde "Zaman gerçekten iyileştirir mi, yoksa sadece üzerini mi örter?" sorusunu taşıyor.
İnsanın kendi geçmişiyle, pişmanlıklarıyla ve kaçırdığı ihtimallerle yüzleşme sürecini anlatıyor. Zamanın sadece şarkıları değil, insanları da nasıl dönüştürdüğünü vurgularken; eğer insan değişmeye cesaret edemezse, akıp giden yılların aslında hiçbir şeyi gerçekten değiştiremeyeceği fikrini güçlü bir şekilde