“Acıyı çekerken çekiyorsun, anlatırken gözyaşların senden önce konuşuyor. Yıllar içinde alışıyorsun, her geçen gün daha da alışıyorsun. Bir zaman sonra başkasının hikâyesi gibi anlatmaya başlıyorsun, sanki sen yaşamamışsın, sanki sen çekmemişsin gibi.”
Herkes için başka bir anlamı olan şehir; İstanbul.
Küçük bir şehirde doğup büyümenin ardından İstanbul’a gitmek; gözü kapalı, bir denizde yüzmeye benziyordu. Asıl sorun şuydu ki ben yüzme bilmiyordum. Ucu bucağı olmayan bu denizde boğulmaktan korkuyordum. Karşılaşacağım zorlukların bilinmezliğinde batacak gibi hissediyordum. Ama hazırlıklıydım da bir yandan. Aniden gelen güçlü bir dalganın içinde kaybolmayacak kadar hazırlıklı.
Şehre gelip yeni bir hayat düzenine adapte olmaya çalışırken fark ettim. Ben yüzme biliyormuşum. “Sen yüzme bilmiyorsun.” diyenlere inanmışım sadece. Daha denize girmeden, yüzemediğime ikna etmişim kendimi.
Yürüdüğüm caddeler, oturduğum kafeler ve sahil kenarları özgürlüğümü hissettiğim yerler olup çıktı. Elbette bu şehir bu kadar sakinliğe ve huzura tam anlamıyla izin vermez. Çoğu zaman kalabalığın, koşuşturmacanın içinde kaybolup gidersin. Nereye gittiğini bile bilmeden sürüklenip durursun. Hayat gibi İstanbul da iyisiyle kötüsüyle sana yaşamayı öğretir.
Köşedeki satıcıdan kestane alırlardı; antikacılara girerlerdi; orada kendi evleri için saçma sapan, pahalı ve şirin, küçük hatıralar, kitaplar bulurlardı- ikisi de eski kitap ciltlerini, kurt yeniği dolu sararmış sayfaları seviyordu.