Köşedeki satıcıdan kestane alırlardı; antikacılara girerlerdi; orada kendi evleri için saçma sapan, pahalı ve şirin, küçük hatıralar, kitaplar bulurlardı- ikisi de eski kitap ciltlerini, kurt yeniği dolu sararmış sayfaları seviyordu.
Sonra aniden artık fazla ağır basan kederi gözyaşları içinde patlayıverdi. Başını ellerinin arasına aldı ve ağladı -uzun zamandır ilk defa- bir çocuk gibi, kendine ağladı.
Ama candaki güzelliğin tene çarpması için o canın coşması gerekir. Bu durumda, sanki can kendi kabı olan tene sığamıyormuş da bütünüyle güzel nitelikleriyle beraber taşıyor ve dikkatli kişilerin gözü önünde buharlaşarak o teni saf güzelliğe boğuyormuş gibi bir şeyler olur. Aksi durum da böyledir. Teni güzel, canı çirkin olanlar nice göz yanıltan yapaylıklarıyla o çirkinliği örtebilirlerse de canları coşarak bütün çirkinlikleriyle beraber kabından taşınca, kendilerini görenleri korkutacak derecelerde çirkinlik açığa çıkar.
Benimkilerin izlemediği çizgi filmler yaptım, okumadıkları kitaplar yazdım çocuklar için. Benimle gurur duymalarını isterdim. Arkadaşlarına: “Benim babam seninkinden daha iyi” demelerini.
Eğer çocukların babalarından gurur duymaya ihtiyaçları varsa, belki de babaların da, kendilerini rahatlatmak için, çocuklarının hayranlıklarına ihtiyaçları vardır.