“Nora yalnızlığın, temelinde anlamsızlık yatan bir evrende insan olarak var olmanın ayrılmaz bir parçası olduğunu bilecek kadar varoluşçu felsefeye hâkimdi ama onu gördüğüne sevinmişti.”
“İnsan suretine bürüneli beri korkmadan geçirdiğim bir an anımsamıyorum: Daha yüreğimin ilk atışını duyuşumda bile. Aynı anda hem yaşama hem ölüme olan uzaklığı sayan o keskin, yüksek tık sesi, Beni daha önce hiç duymadığım ürküntü ve telaşla sarsmıştı. İnsanlar her yanı ölçüp saymayı severler, anladım da, yaşamın yitip giden her bir saniyesine sihirbaz titizliğiyle eşlik eden bu sayacı bağırlarında nasıl taşıyabilirler?”
“Ama burada suç sende dostum: O dağarcığında neden bu kadar az kavram var? Aklın, bayat ekmek kırıntılarıyla dolu bir gariban bohçası, oysa Beni anlayabilmen için bir somun ekmekten de büyüğü gerekiyor. Varoluş üzerine yalnız iki kavramın var: Yaşam ile ölüm — sana bir üçüncüsünü nasıl anlatsam? Sırf üçüncü bir kavrama sahip olmadığın için bütün varoluşun bir safsatadan ibaret kalmışken, Ben bu üçüncüyü nereye, nasıl yerleştirsem? Dışarıdan bakınca Ben de senin gibi bir insanım, kafamın içinde seninki gibi beyin taşıyorum, kübik sözcüklerinizin köşeleri ağzımın içini zorluyor, acıtıyor ve size Olağandışı’yı anlatamıyorum.”