Biz insanlar, bu dünyaya kaybımızı bulmak için geldiğimizi unuttuk; vaktimizi ve kendimizi hayatın gelişigüzel ve iptidâî kıymetleriyle israf ediyoruz.
Bir kimse ilim sahibi olur, alîm deriz; beldeler keşfeder kâşif deriz; fen hârikaları icat eder, mûcit deriz; sanat hassâsiyetini dile getirir sanatkâr deriz, deriz, deriz... Fakat kolay kolay insan diyemeyiz. Zîra insanlık sıfatına layık olabilmek için hayvanlık duygularını dizginlemiş olmak lâzımdır.
Aynada bir parmak izi dahi leke sayılır; o, bir nefesten bile buğulanarak cilâsını kaybeder; gönlümüz ki aslında bir aynadan daha cilâlı olması lâzım gelirken, onu, benliğimiz, gurûrumuz, kibir ve ceberûtumuz çamuruyla sıvayıp hassalarından, asli istidadından uzaklaştırıyoruz
Bütün basit esasları dallandırıp budaklandıran da bahânelerden başka nedir? Niçin onları görüyor da, hareket ettiren ve tasarruf eyleyen mânâyı görmüyoruz? Görmüyoruz, zîra bahânelerin kalın ve kesif örtüsü, mânânın ince ve renksiz varlığına perde oluyor. Hatta bir denizin üstünde dalgaları ve köpüğü hâsıl eden rüzgârı bile görmüyoruz. İşte ezelî buyruk da, varlık denizini çalkalamakta ve köpürtmektedir. Fakat onu gören yok
Şekil, mânâyı bulmak için bir kapıdır. Yazık ki insanlar bu kapının sanat inceliklerine, estetik vasıflarına dalarak, onu açıp içinde gizli olan hazîneyi elde edemiyorlar.