Medine bir şehir olmaktan daha fazlasını ifade eder. Bir medeniyeti bağrında besleyip yeşerttiği, ona biçim ve mana verdiği için "medine"dir; yani bir kent değil...
Yeşerttiği medeniyetin anlamı, onun bizatihi kutsiyetinden kaynaklanır. Beşer planında yapıp etmelerini, birikimini aşan boyutu da budur. Çünkü onunla ve onun sayesinde medeniyet inşa edildi...
Halep Kalesi'ne bakıp hissettiğim tarihin sarsıcı gerçekliğini, çok uzaklarda, Endülüs'te benzer bir duyguyla yaşayacaktım. Kurtuba'nın bir köyünde Al-Mudavar'daki o zarif, etkileyici ve bir o kadar hüzün yağmurlarını çağıran kaleye bakarken... birden dimdik yükselen tepeye konmuş her haliyle Endülüs kalesi olduğunu hatırlatan yapı... Kalenin karşısındaki tek kafede gün batmadan erkenden doğan aya karşı izlediğim Endülüs mirası, Batı'nın ruhundan çok Ortadoğu'nun soluğundan esintiler sunuyordu. Endülüs'ün kökleri, diyar-ı Şam'da değil miydi ki?
Endülüs'te Al-Mudavar'daki kale, neden zihnimde Halep'le özdeşleşmiş; apayrı coğrafyalarda akan apayrı insanlık maceraları aynı nehir yatağına nasıl sığabilmişti? İslam içimizde çağıldayan bir nehirdi... Muhammed İkbal'in sözleri dilimin ucuna gelecekti: "Sen daha yol geçidindesin, mekâna bağlılıktan geç..."
Halep ve Al-Mudavar, mekânı aşan kaleler...