Dilem

Dilem
@dilemkaya
Kan seven vampir dışı varlık. instagram.com/dilemsphotographs
Hidrobiyolog
Ege Üniversitesi
İzmir
1 Ekim
5549 okur puanı
Mart 2020 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Zekâ Bir Nimet Değil, Bir Lanetmiş
10/10
·325 syf.··
2026 7. kitabı
·
22 saatte okudu
·
Okunma: 22 Ocak 2026 22:41
Bir zihnin doğuşunu ve trajik çöküşünü, sadece kelimelerin kâğıda dökülüş biçimiyle anlatmak edebiyatın en sarsıcı deneylerinden biri olsa gerek. Kitabın kapağını açıp ilk satırları okuduğumda bozuk imla ve yazım yanlışlarını görünce, elimdeki kopyanın basım hatası olduğunu sandım. Ancak sayfalar ilerledikçe bu hataların, ana karakter Charlie’nin tuttuğu "ilerleme raporları"nın bir parçası olduğunu, yani zihinsel gelişiminin en somut kanıtı olduğunu anladığımda kitabın ne kadar zekice kurgulandığını fark ettim. O bozuk cümleler düzelirken, Charlie’nin dünyası da geri dönülmez bir şekilde değişiyordu. Zekâ, sandığımız gibi bir nimet değil, çoğu zaman bir lanet. İnsan, farkındalığı ne kadar düşükse, yani tabiri caizse ne kadar "saf"sa, o kadar mutlu olabiliyor. Charlie zekileştikçe, etrafındaki dünyanın çirkinliklerini ve insanların ikiyüzlülüğünü daha net görmeye başladı. Bu artan farkındalık ona mutluluk değil; sadece derin bir yalnızlık ve öfke getirdi. Eskiden herkesin onu sevdiğini sanan o saf adam, zekâsı arttıkça aslında ne kadar yalnız bırakıldığını fark etti. "Cehalet mutluluktur" sözünün kanıtı gibiydi bu hikâye. Zirveye çıkmak, düşüşü daha ağır hale getirmekten başka bir işe yaramadı.
Alıntı
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202536,5bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Yarın çok geç olmadan
8/10
·184 syf.··
2026 5. kitabı
·
23 saatte okudu
·
Okunma: 20 Ocak 2026 23:07
Genç bir postacı, beynindeki tümör nedeniyle günlerinin sayılı olduğunu öğrenir. Tam bu çaresizlik anında karşısına tuhaf bir şeytan çıkar ve ona reddedemeyeceği bir anlaşma sunar: Dünyadan bir şeyi sonsuza dek yok etmesi karşılığında hayatına eklenecek fazladan bir gün. Telefonlar, filmler, saatler ve nihayetinde kediler... Hayatta kalmak uğruna neleri feda edebilirsiniz? Kitabı bitirdiğimde hissettiğim en baskın duygu, sahip olduklarımızın kıymetini ne yazık ki çoğu zaman onları kaybetme noktasına gelince anladığımız gerçeğiydi. Kitaptaki karakterimiz, ölümle ne zaman yüzleşeceğini biliyor ve buna göre bir pazarlık yapıyor. Oysa bizim gerçeğimiz çok daha farklı ve sert; biz öleceğiz, hayat bir gün bitecek ama bunun ne zaman olacağını asla bilemeyeceğiz. Elimizde bir takvim veya pazarlık yapabileceğimiz bir şeytan yok. İşte tam da bu belirsizlik yüzünden, ertelediğimiz o "daha güzel" günler belki de hiç gelmeyecek. Yaşadığımız her anın kıymetini şimdi bilmeliyiz. Küs kalmak, kin tutmak, gurur yapıp sevgimizi saklamak için harcadığımız zaman aslında kum saatinden boşuna akıp giden yaşamımızdan çalıyor. Affetmeyi ve sevmeyi "bir gün yaparım" diye yarına bırakmamalıyız, çünkü yarın bunlar için çok geç olabilir. Eğer hayatınızdaki fazlalıkları attığınızda geriye neyin kalacağını merak ediyorsanız ve sevdiklerinize sarılmak için bir nedene ihtiyacınız varsa, bu kitap size o nedeni fazlasıyla verecek.
Alıntı
Bir Gün Kediler Dünyadan Yok OlsaydıGenki Kawamura · Dex Yayınevi · 20212,300 okunma
İnsanlığın En Karanlık Ziyafeti
Puan vermedi·232 syf.··
2026 2. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 19 Ocak 2026 00:00
Bir kitabı okurken midenizin düğümlendiğini, ancak o düğümün içindeki merak duygusunun sizi sayfaları çevirmeye mecbur bıraktığını hiç hissettiniz mi? Leziz Kadavralar, tam olarak böyle bir tecrübe. Okuduğum satırlar sadece distopik bir kurgu değil, aynı zamanda insanlığın ahlaki sınırlarının ne kadar kırılgan olduğuna dair atılmış sert bir tokat gibiydi. Bu kitap, elinize aldığınız anda sizi konfor alanınızdan çekip çıkarıyor ve "medeniyet" dediğimiz o ince örtünün altındaki vahşetle yüzleştiriyor. Sadece bir korku hikayesi değil, toplumsal normların çöküşüne dair buz gibi, kan donduran bir inceleme. Kitabın dünyası, hayvanların taşıdığı ölümcül bir virüsle başlıyor; bu virüs bahanesiyle evcil olanlar da dâhil tüm hayvanlar itlaf ediliyor. Dünyada bir protein krizi baş gösteriyor ve ne sebzeler ne de bakliyatlar insanlığın o doymak bilmez açlığını bastırmaya yetiyor. Çözüm ise kelimenin tam anlamıyla "insanlık dışı" bir noktada bulunuyor: İnsanlar protein kaynağına dönüşüyor. Yazar, bu yeni düzeni o kadar mekanik ve endüstriyel bir dille anlatıyor ki, dehşete düşüyorsunuz. Tıpkı hayvanlara yapıldığı gibi kurulan üretim çiftlikleri, "özel et" olarak adlandırılan insanların sağılması, derilerinin yüzülüp eşya yapılması ve hatta zenginlerin özel siparişle siyah deri talep etmesi gibi detaylar, sektörün ne kadar sistematik bir vahşete dönüştüğünü gösteriyor. Peki, bu kitap neden okunmalı? Çünkü Leziz Kadavralar, sadece kan ve vahşetten ibaret bir şok etme çabası değil; aslında günümüz dünyasına tutulmuş karanlık bir ayna. Dilin gerçeği nasıl manipüle edebileceğini, kurbanlara "insan" yerine "ürün" denildiğinde vicdanların nasıl susturulduğunu görmek için okunmalı. Endüstriyel hayvancılıkta normalleştirdiğimiz her şeyin öznesi "insan" olduğunda, yaptıklarımızın
Alıntı
Leziz KadavralarAgustina Bazterrica · Çınar Yayınları · 20202,389 okunma
Edebiyat Dünyasının Çirkin Yüzü
Puan vermedi·303 syf.··
2025 29. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 15 Kasım 2025 22:23
Kitabı bitirdiğimde aklımdaki ilk düşünce, bu kitabın ne kadar rahatsız edici derecede 'gerçek' olduğuydu. Kitap, tek bir olay üzerine kurulu olduğu için inanılmaz akıcı. Okuması o kadar kolay ki reading slump dönemlerinde okunabilecek çerezlik bir kitap kategorisinde. Olaylar birbiri ardına geliyor ve bir bakmışsınız kitap bitmiş. Kitabın merkezinde iki yazar "arkadaş" var. Biri, edebiyat dünyasının dahi çocuğu, Asyalı-Amerikalı ve inanılmaz başarılı Athena Liu. Diğeri ise onun tam zıttı; vasatlığıyla boğuşan, kıskanç ve başarıyı bir türlü yakalayamayan beyaz yazar June Hayward. Tüm serüven, Athena'nın trajik ve absürt bir kaza sonucu ölmesiyle başlıyor. O gece Athena'nın evinde olan June, onun Çinli işçilerin hikayesini anlattığı bitmemiş başyapıt taslağını bulur ve bir anlık kararla çalar. İşte tüm kitap bu hırsızlığın etrafında dönüyor. Anlatım tarzı bence kitabın en vurucu yanı. Tüm hikayeyi hırsızlığı yapan June'un, yani birinci tekil şahsın ağzından okuyoruz. June o kadar "güvenilmez bir anlatıcı" ki, yaptığı hırsızlığı sürekli kendini haklı çıkaracak bahanelerle meşrulaştırmaya çalışıyor. Onun zihninin içinde olmak gerçekten sinir bozucu bir deneyim. Okurken hep şunu düşündüm: Bu olanlar kurgu olamayacak kadar gerçekçi. Yayıncılık dünyasının iç yüzü, o acımasız rekabet ve kültürel sömürü o kadar net anlatılmış ki... Bu tür intihallerin ve "ilham" adı altındaki hırsızlıkların yazarlık dünyasında muhtemelen gerçekten yaşandığını düşünüyorum. Sadece bir intihal hikayesi olduğu için değil, günümüzün başarı takıntısını, sosyal medyanın ikiyüzlülüğünü ve "kimin hikayesini kimin anlatabileceği" sorusunu yüzümüze çarptığı için okunmalı.
Alıntı
Sarı YüzR. F. Kuang · İthaki Yayınları · 202513,2bin okunma
Puan vermedi·368 syf.··
2025 28. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 06 Kasım 2025 00:55
"Depresyon bir beyin hastalığı değildir, bir acı sinyalidir." Bu cümlenin ağırlığını hissedebiliyor musunuz? Bize yıllardır anlatılan 'bozuk beyin kimyası' masalına, o 'sihirli hap' reçetesine tokat gibi bir cevap bu. Johann Hari'nin "Kaybolan Bağlar"ı elime aldığımda, depresyonla ilgili bildiğimi sandığım her şeyi sarsan, ezber bozan bir yolculuğa çıktığımı henüz bilmiyordum. Bu kitap, modern dünyanın acı çeken ruhuna tutulmuş bir ayna ve bu aynada gördüğünüz gerçek, sizi derinden sarsabilir. Kitabın işleyişi, yazarın kendi kişisel depresyon yolculuğuyla başlıyor. Hari, yıllarca kullandığı çözümlerin neden bir süre sonra yetersiz kaldığını sorgulayarak bir araştırmaya girişiyor. Bu kişisel arayış, kitabı sadece bir bilimsel araştırma olmaktan çıkarıp, samimi bir yolculuk hikayesine dönüştürüyor. Zaten kitabı okurken kendimden bu kadar çok şey bulmamın nedeni de bu sanırım. O tanıdık yabancılaşma hissini ve sistem içindeki sıkışmışlığı yazarın satırlarında görmek, hem sarsıcı hem de inanılmaz derecede rahatlatıcıydı. Hari, acımızın kaynağının sadece beynimizde olmadığını, modern hayatın bizi kopardığı temel insani bağlardan kaynaklandığını savunuyor. Buna "kopukluklar" diyor. Anlamlı bir işten, diğer insanlardan, bizi biz yapan değerlerden ve hatta doğadan kopuşumuzdan bahsediyor. Materyalizmin ve bireyselliğin nasıl olup da bizi yalıtılmış ve anlamsız hissettirdiğini güçlü örneklerle anlatıyor. Yazar, bu "kopuş"ları sadece teoride anlatmıyor; dünyanın dört bir yanına seyahat ederek bilim insanlarıyla, bu kopuklukları yaşayan sıradan insanlarla ve en önemlisi, bu bağları yeniden kurmayı başarmış topluluklarla konuşuyor. Berlin'de ev sahiplerine karşı birleşen kiracıların hikayesinden, "sosyal reçete" (insanlara ilaç yerine topluluk faaliyetleri öneren) uygulayan
Alıntı
Kaybolan BağlarJohann Hari · Metis Yayınları · 20191,915 okunma