Ölüm... Herkesi korkutan, kimsenin konuşmak istemediği o kaçınılmaz konu. Özellikle de bir yakınınızı kaybettiyseniz, bu korku, günlük yaşamınızın sessiz bir uğultusu haline geliyor. Georgi Gospodinov’un anı-romanı Bahçıvan ve Ölüm, tam da bu uğultunun üzerine eğilen, babasının hastalık sürecini ve ardından gelen yası anlatan, içten ve güçlü bir metin.
Kitabın konusu; bir evladın, babasının kaybını ve bu zorlu süreci adım adım kayda geçtiği bir günlükten ortaya çıkıyor. Gospodinov, ölümün kendisinden çok, geride kalanların hissettiği o keskin hüzne odaklanıyor. Babasının bahçıvan kimliği; toprakla, zamanla ve anıların kök salışıyla kurduğu alegorik bağlarla, esere sadece bir kayıp hikayesi değil, aynı zamanda varoluş üzerine derin bir düşünme boyutu katıyor.
Dürüst olmak gerekirse, ani kayıplar bana uzun süreçlerden "daha iyi"ymiş gibi geliyor. Hastalıkla birlikte uzayan o ölüm süreci, insana daha çok acı veriyor. Sevdiğiniz birinin yavaş yavaş gözünüzün önünde eriyişini izlemek dayanılacak bir şey değil gibi gelse de, mecburen dayanıyorsunuz. Ama keşke onun iyi hali kalsa aklımda diyorsunuz. Keşke acı çeken gözleri değil, mutluluktan parlayan gözleri kalsa aklımda. Hastane odalarındaki anılar değil de, gidilen tatiller kalsa akılda.
Ama hayat her zaman güzel anılardan oluşmuyor; ölüm, beraberinde o güzel anıları yavaş yavaş hafızadan silmeye başlıyor. Beynimiz bazen bu yönden bir cellat kadar acımasız; bize sormadan, iznimizi almadan siliyor bazı şeyleri. Hani derler ya, insan kokuyu hiç unutmazmış; bu doğru sanırım. Ama görüntü ve ses, ne kadar isteseniz de bir süre sonra silikleşip unutuluyor...
İşte tam bu noktada, beynin o bencilce, hoyratça silme eylemine karşı elimizdeki tek güç ortaya çıkıyor: Yazmak. Anılarımızın, o değerli yüzlerin ve seslerin hafızanın