Hatice

Telezzüzat-ı ruhaniyelerini infak-ı maddiyelerine tercih ederlerdi. Bunların sanatlarına aşkları, iptilaları vardı.
Reklam
Bir kimsenin hem çalıp hem çağırması için Bedia, udu en muvafık bir saz buluyordu. Kanunun pek sert olan sesi hanendenin sesini bastırıp letafetini setreylediği gibi kemanın sedasının üstüne çıkıp da letafetini küstürecek olan sadanın da pek kuvvetli olması lazım gelir. Bedia'nın sadası ise pek hazin, muharrik ve müessir olmakla beraber pek hızlı değildi. Bu cihetle onun sadasının güzelliğini kaybetmeyip meydana vermeye en ziyade udu münasip buluyordu.
Vakıa kemanın üzerine yayı kim sürse ve mızrabı uda kim vursa ses çıkarabilirse de o yolda kesb-i maharet edemeyenlerin keman çalışı "gıcırtı", ud çalışı da "tıngırtı"dan ibaret olur.
Bir Hayat Hkâyesi
Seneler, seneler evvel küçücük bir kız olan Refia Hanım'ı bir sabah evinin bahçesinde oynarken Ermeniler kaçırmışlar. Feryat figan ağlayan, kanlı gözyaşları döken çocuğu tam bir Ermeni olarak yetiştirmek üzere Marsilya'ya götürüp bir Ermeni manastırına kapatmışlar. Mazlum, müdafaasız bir çocuk ama bu çocuk kendisini müdafaa etmenin silahını bulmuş: Türkçe! Manastır usullerine uyan, Ermenice öğrenen, Hıristiyan olan ve tabiî adı bile değiştirilen Refia Hanım her gece yatağına yatıp yorganını başına çekince: "Benim adım Refia. Ben Türküm ve Müslümanım" der, deniz kenarındaki evlerinin hayalini kurar, annesini babasını düşünür, ağlaya ağlaya uykuya dalarmış. Her gece söylenen bu söz hiç değişmemiş, sadece deniz kenarındaki evin, annesiyle babasının hayalleri büsbütün hayal olup uçuşmuşlar. Günler günleri, seneler seneleri kovalamış, Refia Hanım genç bir kız olmuş. Görünüşe göre bir Ermeni kızı ama o yine her gece: "Benim adım Refia. Ben Türküm ve Müslümanım" demeye devam ediyormuş. Günlerden bir gün manastıra mintarafillah Türk düşmanı olan ve bu yüzden su katılmamış bir Ermeni kızıyla evlenmek isteyen bir Ermeni genci çıka gelmiş. Allah'ın işine bakın, bu genç Ermeni manastırda yaşayan o kadar Ermeni kızının arasından bula bula safkan Ermenidir diye Refia Hanım'ı bulmuş! Evlenmişler ve Paris'e yerleşmişler. Evin içinde Ermeniler, dışında Ermeniler, konu komşu herkes Ermeni. "Ergu tavul mek zorna zırzırın gertas"!... Refia Hanım, ölüm Allah'ın emri, her gece yine içinden: "Benim adım Refia. Ben Türküm ve Müslümanım" diyormuş. Topu topu yedi kelime! Bu arada Refia Hanımla Ermeni kocasının üç çocukları olmuş. Çocuklar büyümüşler, kocaman olmuşlar. Refia Hanım kocasının Paris'de bulunmadığı bir yılbaşı gecesi çocuklarını bir sofranın etrafında toplamış. Yemekler yenmiş,
Beşiktaş'ın başka bir ziyaretgâhı da Kanunî Sultan Süleyman'ın süt kardeşi, "vakıf-ı esrar-ı hakikat" Yahya Efendi'nin türbesidir. Tepede, Hızırlık'da, asırlar görmüş ağaçların arasında kalan türbe Yahya Efendi'nin Trabzon'dan İstanbul'a göç ettiği zaman satın aldığı bahçenin içinde bulunmaktadır. Evliya Çelebi bu mesireyi bir kûhistân-ı vasî çemenzârdır ki içine asla güneş tesir etmez çınar, söğüt, sakız, servi, ceviz ağaçlarıyla müzeyyen bir vadidir, sarıasma, karatavuk, ishakkuşu, ispinoz, florina, baştankara, bülbül gibi kuşların feryâd ve nâlişleri ehl-i teferrücün canına can katar. İçinde yârân-ı safâ taraf taraf sohbet ederler, bir teferrücgâh-ı kadimdir, diye anlatır. Divan edebiyatının, Lâle devrinin coşkun, büyük şairi Nedim'in Beşiktaş'da oturduğu “Münasibdir sana ey tıfl-ı nâzım hüccetin al gel Beşiktaş'a yakın bir hâne-i vîrânımız vardır Geçersen semtimizden yolun uğrarsa Beşiktaş'a Efendim gel mürüvvet kıl senindir bende vü hâne” beyitlerinden de anlaşılmaktadır. İstanbul'u kadeh kadeh şiirlerle terennüm eden Nedim'in evi Beşiktaş'da, Tekerlek Mustafa Çelebi Mahallesinde imiş, kabri ise Karacaahmet'de, annesi Saliha Hatun'un kabrinin yanındadır. Şair'in kabrinin önünde bulunan ve üzerinde “Ey Nedîm ey bülbül-i şeyda niçin hâmûşsun Sende evvel çok nevâlar güft ü gûlar var idi” beytinin yazılı olduğu mermer kaybolduğu gibi kabrin dört köşesini süsleyen tunç lâleler de yok edilmiştir. 1996
Reklam