Dışarıyı çoktan olmuş bitmiş bir şeyi izler gibi izliyordu, ne olacaksa zaten olmuştu. Ona bir seyrin içine girmek, tam içine girmek düşmüştü. Bu eski resmin içinde şimdi de o vardı, belki yeni bir yara ya da yaralı olarak. Onu hem eskiler hem sonrakiler tanıyacaktı. Aziz ne ise ona razı duruyordu şimdi, eski bir hale şimdi itiraz olmazdı.
İçinden kendisinin duyabileceği bir çıt bile çıkmamasını istiyordu. Sessiz bir iç istiyordu. "Aziz can, öyle herkesin kızdığına kızan, hoşuna gidene yapışan bir iç âlem, âlem değil, sahradır, ot bitmez. Bir şey istemeyen ve bir şeysiz yaşayanlara yanaşacak, yerleşecek, söyleşecek bir vadi, bir halı, sedir yapacaksın kendini.
Görmüyor musun insan nedir, şu garip mahlûk nedir, bundan mı olmak, bunun güldüğüne, hevesine ortak, kızgınlığına maşa mı olmak istiyorsun? İsteme, bak sende böyle olmayacak bir toprak, bunu isteyebilecek, istediğinde buna kavuşabilecek bir memba var," diyordu.
Üzerine bir tül serilmiş gibiydi. Sükûnet bulmuş, ama sertleşmiş, çok taşkın sözlere şaşırmamayı, hiddetlenmemeyi, onu İçine yerleştirip gerektiğinden fazlasını da birkaç gün sonra atmayı öğreniyordu.