Baba epeydir akşamları ona "kaale almama" dersleri veriyordu. Ele geçmemek, gücünü tüketmemek, parçalanmamak için dışarıdan kendisine bir şey, bir söz, bir duygu girmesine mani olmak üzerine derslerdi bunlar.
Bitince işte bitmiş olurdu, "Lise bitti mi? Bitti. İyi çok şükür," denir, iyinin arkasına, taşıdıklarına, gerçekten iyi olup olmadığına bakılmazdı, liseyi bitirdi, iyi, çok şükür.
Cuma günkü içten yanan, ihtiyaçtan kuruyan hali şimdi o halin acılığını da üstüne almış, hatırasını da sırtlanmış ama başkalaşmış, çünkü üzülmüş olarak yanı başında duruyordu. Nazif Bey tüm bunlardan habersiz Aziz'i görünce, "Nerdesin sen, kaç gündür arıyor, soruyorum?" dedi,
Aziz yavaş yavaş kendi aramaları bitince öbürünün aramaya başladığını, ilk bulamayanın başka, sonraki bulamayanın başka olduklarını anlar gibi olmuştu.
İlk arayıp bulamayan bulamama neticesinde değişiyor, sonraki arayan ise onun ilk halini arıyordu. Neticede birbirlerini bulsalar da birinci daha kırık ve değişmiş, sonraki aradığı aslında o değilmiş hissi ile baş başa kalıyordu.
Aramak, içine bir dert olarak yerleşti.
Her gecikmeden sonra olması beklenenin bıraktığı boşluğa başka bir şey gelip yerleşiyordu, hiçbir şey gelemezse, bulunamazsa hayal kırıklığı yerleşiyor o da yine her şeyi bozuyordu.