Hatice

Hem düşünceyi çok takip etme, vehimli düşünce şeytanidir ve şeytanın adımlarını izlemek onların üstüne basmaktır, onu gittiği yere götürmek, onun götürdüğü yere gitmektir. İnsan doğuştan dangalak olduğu için bunu düşünebilme gücü zanneder, sen sanma sakın, düşünceyi gör ve başını çevir, tanı ve başını çevir.
Reklam
Sesine kızgınlığının bir öncesinde hissedilen o gücenik ton yerleşmeye başlamıştı.
Kabak tarlası
"Ne oldu, yüzün gözün kaymış, baban mı, o değil mi, odur," dedi. Aziz Baba'nın durup dururken birden babası ile ilgili işkillenmesine çok şaşırarak, "Nerden bildiniz, nasıl?" diye sordu. Baba bir kahkaha atarak, "Ulan ben neyim, benim betim benzim neden atar, Allah'tan korkmam, peygamber gerçekte kimdir bilmem, evliya tanımam, ins-ü cin bilmem, ya anamdan ya babamdan yada evliysem de karımdan kocamdan korkarım, diyeceğiniz yerde, efendi nasıl bildi görüyor musun, diyorsunuz," diye kahkaha ile gülerek, "Yahu sizi biliyorum, daha ne bileyim, senin mübarek yüzünü solduracak, uykunu kaçıracak başka şey var mı, ha? Sizi bilmekten vallahi böyle ins seviyesinde kalıyorum, cine tırmanamıyorum, cin beni beğenmiyor yahu. Sana bir şey söyleyeyim mi, bu devirde mürşitlik de çok kolay, vallahi çok kolay, o yüzden zaten büyükler kayboldu, ne olsan yeterince büyüyemezsin bu tarlada, ihvan da mürşidi büyütür, beni kim büyütecek bu kabak tarlasında?" diye bağırdı. Bütün ihvan bön ama şeyh allame olur mu, olmuyor işte.
Bir keresinde geçen sene bir cumartesi günů o da dilsiz orucu tutmaya çalışmış, okula gitmediği günü sade dolaşarak ve susarak geçirmeye çalışmış ve tuhaftır, iç konuşması ve dışarıyı anlayışı ve cevap vermediği sesleri duyuşu o kadar artmıştı ki, buna sık sık ve daha uzun sürelerle devam edilse ne olduğunu bilmediği bir şey olacakmış, bizzat kendi iç evinde bilmediği bir kata çıkacakmış gibi gelmişti ona. Ama bunu hayat olarak yaşayan babasına bakıyor ve ne olduğunu bilmediği ama olmuşu görse fark edeceği bir hal göremiyordu, hiçbir şey göremiyordu. Büyümeye çok ihtiyacı vardı, burada, bu halde, bu şehirde, bu insanların arasında çocuk ya da genç olmak felakete uğramaktı. Ve felaketlerini yine de büyüyünce anlamak. Büyüyenlerin iyileri de yeterince çekerek büyümüşlerse bu sefer de çok olgunlaşıyor, her şeyi anlar oluyor ya affediyor, ya bazı haklı buluyor, hoş görüyorlardı. Hatta bunda o kadar ileri gidiyorlardı ki başkaları gibi kendileri de kendilerini kabahatli buluyorlardı. Olgunluk kendiyle barışma değil, başkalarıyla barışmaktı.
Okula yaklaşınca ellerini çıkardı ve içini yine bir korku sardı, her zamanki gibi insan korkusu. Kokusu bile burnundaydı, yüzlerden yükselen, ses ile söz ile ağırlaşan bir koku. Şöyle hali tavrı, sözü insanda bir koku bırakmayacak kadar narin ve geçip giden bir insan yoktu, her geçenden, duran, bakandan, hesap sorandan insanın içindeki en ince zarı soyan, tehlikeye salan ve geçtikten sonra da yanma hissi ve utanç bırakan bir şey kalıyordu geriye. Her geçen bir şeyini söküp bir söküğünü de gösterip gidiyordu. Her geçen hiçbir şeye inanmadan geçiyordu. Okulda şimdi herkes ama herkes ayrı bir dert idi.
Reklam