Hatice

Gel de dindir benim için bu çağın kargaşasını; Kuduran kavgayı göklerin ezgisiyle yatıştır Ölümlü gönülde ayrılanlar birleşinceye dek, Eski, sakin, büyük doğası insanın Tedirgin çağdan ağıncaya dek, güçlü ve duru. Dön yoksun yüreğine halkın, yaşayan güzellik! Dön şölen masasına, dön yine mabedlere! Çünkü Diotima narin kış çiçeklerince yaşıyor, Kendi ruhu zenginse de arıyor güneşi. Oysa ruhun güneşi, o daha güzel dünya battı Ve soğuk gecede fırtınalar çekişmekte yalnız. Friedrich Hölderlin
Reklam
“Hubût yani düşmek, su'ûd mikdârı olur. Yani yukarıya ne kadar çıkılmış ise düşüldüğü hâlde oradan düşülür. Böyle ise sen 'âlî rütbelere heves ve meylden hazer ve ictinâb üzere ol ve şol mekânda dur ki oradan düştüğün vakitte ayak üzerine düşüp ve ayakların dahi incinmesin.”
“Bozulmuş bezm-i yâran çâşnî-i mey değişmiştir Tarab-gâh-ı cihanda nağme-i hey hey değişmiştir Bugün bence hulâsa kıble-i rûhum Muhammed’le Hudâ-yı lemyezelden mâadâ her şey değişmiştir.” Ayaşlı Şâkir Efendi
Merhûmun bu fazl ü kemål ve zehâdetiyle beraber hânesinde bazı küçük güvercinleri olup, akşamları eve geldikte beş on dakika anlarla meşgül olur ve hattâ bazı kere mübarek cübbesini çıkararak uçurtmak ve anları seyr etmek içün arkaları sonra atardı. Haremi taʻaccüb ederek; "geliniz bakınız, yetmiş yaşında olan bizim Ahmed çocuk olmuştur" diye itiraz ederdi. Müşârün-ileyh aralıkta ba'zı leta'ife de mâ'il idi. Bâ-cenâhları Hâcî Mehmed Efendi, ki pek müttakî ve fakat sıtmaya mübtelâ bir zât idi, ba'zen geceleri birlikte oturdukları vakit; “hácî, ağzını aç sana şeker vereceğim" der ve mübarek de ağzını açınca kahve kaşığına koymuş olduğu külü ağzına atar, hiddetlendirir ve sonra tatyîb ile birçok şekerler ve meyvelerle telzîz-i dimâğ ettirir idi.
El-'Abid el-Hafız el-'Amil en-Nakî es-Seyyid el-Mevlâ Ahmed Efendi Müşârün-ileyh taki, naki, müttakî, müteşerri', abid, müctehid bir zât-ı kesirü'l-me'asir zuhûr eylemekle herkes evladını müşârün-ileyhe okutturmağı hiç olmazsa oğlunun feyz-yab olması içün bir besmele dedittirmesini pek ziyåde årzů eylediklerinden, şåkirdân ve talebesi bî-hadd ü pâyân olup Küçük Küncili Hoca nâmını aldı. Müşȧrün-ileyhin en ziyâde ârzûsu hifz-ı Kelâmullah ettirmek ve mücevvid ve mukrî-i bå-kemål yetiştirmek olduğundan şehrimize pek çok huffaz-ı kirâm ve mücevvidin-i zevi'l-ihtiram yadigar bıraktı. Müşârün-ileyhin adet-i müstahsenesinden olmak üzere entârisinin iki tarafındaki ceyblerini tûlânî ve gayet geniş yaptırır; bådem, kuru üzüm, bâdem şekeri, leblebi, fındık ve leblebi şekeri ve sair bu makūle feväkihe-i yåbise ile doldurur idi. Hânesi Alîpaşa Mahallesi'nde ve mektebi çarşuda olduğundan, arada haylî mesafe var idi. Hâne-i saadet-âşiyânelerinden çıkınca eşrâf u kibâr ve ganî vü sigår, gerek müslim ve gerek gayr-i müslim her kim müşârün-ileyhe tesadüf eder ve hattå atlı dahi olursa iner ve mübarek elini öper ve karşısında elini açıp durur idi. O zât-ı mübarek de elini mübarek ceybine sokarak şeker mi, bâdem mi, zebib mi her ne tesadüf ederse avucuna kor ve aslå tekellüm etmeksizin savuşur idi. Anınla herkes teberrük eder, birkaç dânesini tefrîk ile teberrüken hânelerine getirip evlâd ve ailelerine verirler idi. Ramazân-ı mübarek geldi mi, terâvîhi hatm-i şerîf ile edâ ettirir ve yirmi yedinci Kadir Gecesi'nde hatm ederek andan sonraki üç geceyi kal'a derûnunda defin-i hâk-i gufrån olan Süleymân ibni Hâlid bin Velîd Hazretlerinin türbeleri ittisâlindeki Murtaza Paşa Câmi'-i şerîfinde geçirir ve sabaha kadar yatmayıp ve hânesine de gelmeyip ihyâ-yı leyål eder ve bir hatm-i şerîfi
Sayfa 178 - 2.Cilt
Reklam