“kuş değilim ben. kafesim de yok.”
jane eyre'i ilk okuduğumda altıncı sınıfa gidiyordum, fakülteye kontrol için gelmiştim ve endokrinoloji bölümünde sıramın gelmesini bekliyordum. kısaltılmış versiyonunu okudum, bir-iki saate bitirmiştim. "zaten okudum ya, fazladan bir şey yoktur." diyerek erteleyip erteleyip durdum. bu zamana nasipmiş. pek elim gitmedi kitaba (galiba bunun sebebi ne olacağını bilmem, aynı zamanda bitmesini istememdi) ama okuduğumda yüz sayfadan fazla okudum. böylece bitirmem beklediğimden uzun sürdü, ben iki günde bitiririm diye düşünmüştüm.
her incelemede okuma sürecimi detaylı detaylı anlatıp kitaba hiç değinmiyorum. umarım bu huyumu bırakırım. AMA uzun uzun kitabın konusu anlatmak çok yorucu, ilkokulda kitap anlatmaya çalışırkenki hallerimi hatırlatıyor. yine de anlatmaya çalışayım: kitap, jane eyre'i anlatıyor. dikkat bozukluğumla yazabileceğim en uzun özet buydu. hem zaten daha fazlasını anlatırsam spoiler vermiş olurum.
doğrusunu söylemek gerekirse aşka inanmam. benim için aşk, insanların uydurduğu ve sadece kurgusal dünyada gerçek olan (kurgusal dünyada olan bir şeye gerçek dememiz ne kadar doğrudur bilmiyorum.) ve zamanla iyice saçma hâle getirilmiş bir kurgu ürünüdür. insanlar birbirlerinin düşüncelerini severler, düşünceleri ve kişi uyarsa da mutlu olurlar. eğer ki bir evlilikte veya ilişkide zamanla birbirinden sıkılıyorsa bireyler, düşüncelerin kişilerle uyuşmadığı noktaya gelinmiş demektir. yani jane, "kısa bir süre için şimdi olduğunuz gibi olacaksınız, sonra kaprisleriniz artacak, ateşiniz soğuyacak. bana alıştıkça benden yine hoşlanacaksınız." derken bundan bahsediyordu.
jane eyre'i okumak bana iyi geldi, yaralarımı sardı diyebilirim. st. john'a sinir olarak ve mr. rochester'a sinirlenerek geçirdiğim birkaç bölüm hariç kitap büyük