Böyle burcu bulandığında, kulak verip dünyayı dinlediğinde, toprakta yürüyen böceklerin, atlayan çekirgelerin, akan yılanların, uçuşan arıların seslerini duyduğunda, böyle uzun uzun dikilip kaldığında birden döner köyün yolunu tutar, kale boynuna çıkar, orada bir taşın üstüne oturup yüzünü elleri arasına alır, gökte, Düldül dağının doruğunda yıldızlar üst üste kaynaşıncaya kadar orda dalar giderdi.
Ağıt yakıyorlardı ak başörtülü kadınlar Diyarbakır surlarının dışında, Mardin kapısında. Sallanıyorlardı. Aşağıdaki ovaya duman çökmüştü.Bir çocuk boyunda ala bir karpuz duruyordu çocukların yanında. Kaval çalan adamın boynunu vuruyorlardı.Saçılan kanlar sallanan kadınların ak başörtülerini kızıla boyuyordu. Ölülerin altından bir çocuk çıkarıyorlardı bir takım adamlar. Hiç anlaşılmaz bir dilden konuşuyorlar, çocuğa bakıp bakıp dudak büküyorlardı.
Bir de senden dileğim, oğlum, o kasabaya gidersen, o Ermenilerden kalma evleri, tarlaları kabul etme.Sahibi kaçmış yuvada, öteki kuş barınamaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Sahiplerine hayretmeyen ev, başkasını barındırmaz. Zulüm tarlasında zulüm biter.
Mustafa bugün korkmuyorum oyununu dağlara bağırmamış, kendi kendine oynamıştı. Öyle her zaman bağırarak oynamıyordu bu oyunu. Dayanamaz olduğunda, içi dolup taştığında, bağırmasa çıldıracağında bağırırdı dağlara... Bağırdıktan sonra da yatışır, içini gene bir sevinç, sevgi,güven doldururdu.
Sabahları yataklardan kolay kalkılamıyor,akşamları sofralarda uzun süre oturulamıyordu.Bir gazete haberi, bir fotoğraf, yaşamayı haksız kılmaya yetiyordu.