İlk sayfalarda kitabın akmadığını düşündüm ama öyle değilmiş. Akmayan insanlığımmış. Kitabın yarısına kadar hiç üstüme alınmadım. Mikail’in sinir nöbetlerini hafiften kendime benzetmeye başladığımdaysa çok geçti. Aynanın karşısına oturdum, daha da kalkamadım.
Küçük melek kim dedim.
Büyük melek kim dedim.
Cennet nereye benziyor?
Meğer kalbimden kovulmuşum.
Oraya girmek için kırk takla atıyorum. Yoga, meditasyon, kişisel gelişim kitapları. Kesmedi.
Tefekkür, mantra müzik, oruç, yoga felsefesi. Yetmedi.
Ha deyince açılmıyor kalbin kapıları.
Gözümü kapıyorum, aklımdan giriyor “düşünce” denen illet. Burnumu tıkıyorum kulağımdan giriyor. Kulağımı tıkıyorum yine kulağımdan girebiliyor. Açık unuttuğum her delikten kafama atılan bir top var. Iskalamıyor, tam isabet. Cennet de cehennem de kalbimin içinde. Her an yeni versiyonlarını yaratma ya da yok etme kabiliyetine sahibim. Kendim dediğim mereti de yıkıp yok edebilsem. Az öteye bile çekilmiyor. Utanmasa koynumdan çıkmayacak. Balığın kılçığını sıyırır gibi kendimi aradan çıkarmak da kolay olsaydı keşke. Bu kılçığın kaç yaşamdır gırtlağıma takıldığını merak ediyorum doğrusu.
“Na şuraya yazıyorum” demiş ya İnci, “İblis yüzünden kovulmadı Âdem, bilakis İblis bunun yüzünden kovuldu”. (Nefha'da)
Yerden göğe kadar haklı olmasa dün sosyal medyada birkaç yerinden bıçaklanmış sokak köpeğinin haberini okur muyduk? Bile isteye, keyif alarak can acıtan insan sayısı her gün çoğalır mıydı? Paranın satın alabildiği ilişkilerle tatmin olur muyduk?
Kalpten kovulmasaydık, çiçeklerin rengini, ormanların gücünü çalar mıydık? O şarkıyı besteler miydik hiç? “Para, para, para” derken, yokluğunun “yara” olduğundan dem vurabilir miydik?” Dinimiz imanımız, gösteriş, şan, şöhret olur muydu? Her geçen gün putlarımızın elinde daha fazla oyuncak olurken