İsimsiz kahramanın, gençliğini ve çalıştığı yeri anlatmasıyla başlıyor Yuva’nın ilk sayfaları. “Afiyet olsun” demediği için, vardiya şefi onu sigara fabrikasından çıkarmakla tehdit ediyor.
Dondurma almak için gittiği markette karşılaştığı sihirbaz, romanının belkemiğini oluşturan güçlü bir laytmotif. “Kamburdu, sihirbaza benzemiyordu” dediği bu adam, testereyle ortadan ikiye bölünen bakire rolü için uygun göründüğünü söylüyor. Sihirbazın evine gidip o kutunun içine girmesi de okur için unutulmaz anlardan biri.
İlerleyen sayfalarda, eski kocasına, “Otis, o kadın neden hiçbir şeyden korkmuyordu” diye soruyor. Bana kalırsa kırk yedi yaşındaki hali de oldukça cesur.
Romanın başından itibaren toplumun biçtiği rollerin dışında kalmak isteyen bir kadın görüyoruz. Evlenip boşandığı adam, bir istifçi ama şefkatli bir figür. Çocuk yetiştirme biçimleri de alıştığımızdan farklı. Ann, evin tek çocuğu. Genç yaşta evden ayrılıyor. Sürekli yolculuk halinde.
Anlatıcı kendi kızını, erkek egemen sistemin şekillendirmesine izin vermiyor. Nike ve Nixe üzerinden, ataerkil sistemin ikiye böldüğü ve yok ettiği kadınlar anlatılıyor. Nike ve Nixe, matruşka bebekler gibi birbirininin içinden çıkan iki unutulmaz kadın.
Anlatıcı, küçük bir sahil kasabasında kendi varlığını yeniden inşa ederken, dostluğa, aşka, cinselliğe ve akrabalık ilişkilerine başka bir gözle bakmamızı sağlıyor.
Arkadaşı Mimi, Mimi’nin abisi Arild ve kendi abisiyle ilişkilerini okurken, tarafsız bir gözlemciyle karşı karşıyayız. Yargısız bir bakış, kendini, ilişkilerini anlamaya dair gösterişsiz bir çaba…
Yazarın duru dili, atmosfer yaratmadaki başarısı olağanüstü. Okuru sürüklediği yerler çoğu zaman tekinsiz.
Ustalıkla bakmak istemediğimiz köşelere götürüyor bizi.
Ev, yuva, biçimin ötesinde nasıl bir yapıyı temsil