İnsani gelişimin temel sorusu, insanın kendi yaralanabilirliğiyle ilişkisine dairdir. Bir insan buradan geçmiş ve ölüme ve yıkıma olan yakınlığını anlamış mıdır? Benliğin ölümüyle, benliğin dış görünüş biçimlerinin ölümünün aynı şey olmadığını anlamış mıdır? Yoksa kendisini tabi eden iktidardan pay alabilmek için boyun eğmeye mi karar vermiştir? Çelişik bir biçimde, insanın canlı olabilmesi için, ölümün korkusunun içinden geçmesi gerekir. Buna hiçbir zaman cesaret edememiş olanlar, yaşamadıkları bir hayattan sürekli ürkeceklerdir.
Ölüme duyulan gizli ihtiyacı her yerde görebiliriz. Bunun sorumlusu sadece kendiliğin yitirilmesi değil, aynı zamanda bu yitimin insanın kendi katkısıyla gerçekleşmiş olmasıdır.
Ama insandaki yıkıcılıkla bağlantı içinde gördüklerim, gelişimlerinde eksiklik sonucu itaate yatkın fakat iç inançtan yoksun türde insanlardır. Bu insanlarda itaat, kendilik nefretini ve yıkıcılık doğurur. Bu nefret, doğuştan gelen bir dürtünün değil, toplumsallaşma sürecinin ürünüdür. Sigmund Freud’un, bütün insanların içinde bir yıkıcılık olduğuna dair gözlemi doğrudur. Ama burada evrensel içgüdüler görerek kendilik nefretinin kaynaklarının örtülmesine katkıda bulunmuştur.