Kulağıma bir ses, “Farkında mısın?” diye fısıldıyor, “sana güvenmiyorum aslında. Sen de kovulmuş birisin, buraya kendi isteğinle gelmedin. Bana yardım edeceğine ölüm döşeğinde rahat etmemi engelliyorsun. Bari parmaklarınla gözlerimi oysan…” “Doğru!” diyorum ben, “utanılacak bir durumdayım. Fakat elden ne gelir, bir kere hekim olmuşum işte. İçin rahatlayacaksa, bu benim için de kolay değil.” “Bu özürle yetinmem mi gerek? Galiba yetinmeliyim; hep yetinmem gerek. Şu güzel yarayla doğdum, varım yoğum oydu.” “Genç dostum!” diye araya giriyorum. “Şurada yanlış yapıyorsun: Bu civarlarda çok hasta odasında bulundum; yaran o denli kötü değil, inan bana; sadece gövdene dar açıyla vurulmuş iki balta darbesi. Ormanda balta sesini, baltanın yaklaştığını hissetmeyen böğrünü baltaya sunar.” Söylediklerin doğru mu, yoksa beni ateşli olmamadan yaralanıp aldatıyor musun?” “Doğru söylüyorum, bir devlet hekiminin namus sözünü de yanında öbür dünyaya götürebilirsin.” Namus sözünü kabul eden gencin sesi kesildi; nasıl kurtulacağımı düşünmenin zamanıydı artık. Atlar sadıkça bekliyorlardı. Giyeceklerimi, kürkümü, alet çantamı hemen toparladım, giyinmekle zaman yitirmeye niyetim yoktu. Atlar gelişimdeki hızla giderse, bu yatakta kapadığım gözümü kendi yatağımda açacaktım. Uysal at pencereden çekildi, elimdekileri pencereden dışarı savurdum, kürk çok uzaklara düştü, hatta yeni oralarda bir çengele takıldı; bunu yapabildiğime şükrettim. Ata bindim, yerde sürünen boş koşumlar, birbirlerine iyi bağlanmamış atlar, arkamda yalpa vuran araba, en geride sürüklenen palto. “Deh!” diye bağırdım ama atlar hiç de hızlı değildi, yaşı adamların ağır aksak yürüyüşü gibi ilerliyorduk bu kar çölünde, ardımızda çocukların gerçeklerden uzak şarkısı:
Hastalar sevinin
Yatağınızda hekim var
-Franz Kafkanın bir köy