Serkan Aktaş

Puan vermedi·688 syf.··
2025 41. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 14 Ekim 2025 13:18
Larry Niven ve Jerry Pournelle’in Tanrı’nın Gözündeki Zerre ‘sini (The Mote in God’s Eye) bir bilimkurgu meraklısı olarak uzun zamandır okumak istiyordum. Kitap yaklaşık 700 sayfalık bir hacimde ve bence askeri bilimkurgu türünün iyi örneklerinden biri. Hem teknik konulardaki detayları hem de uzaylılarla ilk temas konusuna getirdiği felsefi derinlikle oldukça başarılı bir bilimkurgu. Ben İthaki Yayınları’nın 2020 yılı basımını okudum ama ne yazık ki kitabın çevirisi bu büyük eserin hakkını tam olarak verememiş. Bu nedenle internete rastladığım pdf formatındaki İngilizcesine de ara ara baktım. Roman, insanlığın galaksinin geniş bir bölümüne yayıldığı uzak bir gelecekte geçiyor. İmparatorluk Donanmasına bağlı bir savaş gemisi, uzayın derinliklerinde gizemli bir yıldız sisteminden gelen ışık sinyallerini tespit ediyor ve bu sinyaller, tarihte bilinen ilk uzaylı uygarlıkla temasın başlangıcı oluyor. İnsanlığın karşılaştığı bu türe, Zerrecikler (İngilizcesi Motie) deniliyor. Zerrecikler zeki, meraklı, son derece üretken ama aynı zamanda kendi biyolojik döngülerinin esiri olan bir ırk. Roman, bu karşılaşmayı yalnızca bilimsel bir merak konusu olarak değil, aynı zamanda etik, askeri, siyasi ve sosyolojik bir sınav olarak ele alıyor. Kitabın yazarları, mühendis kökenli olmalarının etkisiyle teknik anlatımda aslında son derece başarılı. Gemi manevraları, iletişim protokolleri, astronomik hesaplamalar gibi detaylar oldukça gerçekçi ama işte kötü tercüme içerisinde bu özellik kaybolup gitmiş. Çeviri, özellikle askeri denizcilik terminolojisi açısından çok zayıf. Bu tip romanlarda uzay donanması rütbeleri, görev unvanları ve denizcilik dili, hikayenin atmosferinin bel kemiğini oluşturur ama çeviride maalesef bu omurga kırılmış. Bilimkurguda, özellikle askeri temalı romanlarda,
Tanrı'nın Gözündeki ZerreLarry Niven · İthaki Yayınları · 2020102 okunma
Reklam
Puan vermedi·320 syf.··
2025 39. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 11 Ağustos 2025 20:57
Kent, sekiz öyküden oluşan bir bilimkurgu kitabı. Öyküler, uzak bir gelecekte geçen efsaneler gibi sunuluyor. Öyküler arasında binlerce yıla uzanan zaman farkları var. Bu efsanelerde, insan uygarlığının nasıl sona erdiği, yerini köpeklerin nasıl aldığı ve şehirlerin neden terk edildiği anlatılıyor. İlginç olan nokta, hikâyelerin köpeklerin gözünden aktarılması. Onlar için insan denen varlık, geçmişten kalma belirsiz bir söylenti. Öyküler, insanların teknolojik ilerlemeyle birlikte şehir yaşamını bırakması, doğaya dönmesi ve sonunda ortadan kaybolmasına uzanan, hem melankolik hem de düşündürücü bir tablo çiziyor. Kent’teki hikayeler birbirine gevşek bağlarla tutunuyor ama her biri aynı büyük resmin farklı bir parçasını anlatıyor. Kitapta medeniyet, ilerleme, insan-doğa ilişkisi üzerine sakin ama çarpıcı sorular soruluyor. Köpek efsaneleri çerçevesi, hikâyelere hem masalsı hem de antropolojik bir tat katıyor. İnsanlığın yavaş yavaş sahneden çekilmesi ve başka türlerin onun yerini alması okura melankolik duygular yaşatıyor. Ancak Kent, aksiyon bekleyen okur için fazla durağan olabilir. Öyküler arasındaki gevşek bağ, roman bütünlüğü arayanlar için kopukluk hissettirebilir. Köpeklerin insan uygarlığının varlığını tartıştığı bir geleceği merkezine alan Kent, bilimkurgu türünde sıra dışı bir fikir bence. Özellikle Asimov’un mekanik düzenli evreninden ya da Clarke’ın kozmik bakış açısından farklı olarak, Simak burada daha insani ve doğa merkezli bir bilimkurgu yazmış. Asimov seven bir bilimkurgu okuyucusu olarak ben Kent’i nasıl daha önce okumamışım dedim doğrusu.
KentClifford D. Simak · İthaki Yayınları · 2020229 okunma
Puan vermedi·200 syf.··
2025 37. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 17 Temmuz 2025 09:30
Distopya edebiyatı denince akla hemen George Orwell’ın 1984’ü, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i gelir. Ancak Karin Boye’nin 1940 yılında yazdığı Kallokain bu listeye dahil edilmez. Oysa bu roman, belki de hepsinden daha karanlık, daha içten ve düşündürücü bir distopya sunuyor. Kallokain, her bireyin yaşamının devlet gözetiminde olduğu bir totaliter bir dünyada geçiyor. Ana karakterimiz Leo Kall, rejime sadık bir kimyager. Devlete hizmet için geliştirdiği “Kallokain” adlı serum, insanların düşüncelerini dışa dökmesini sağlıyor. Bu madde sayesinde artık düşünceler de gizlenemiyor. Yani klasik “düşünce suçu” kavramı, bu sefer kelimenin gerçek anlamıyla hayat buluyor. Ancak Leo Kall, her ne kadar başlangıçta inandığı rejime sadık olsa da, zamanla hem sistemin zalimliğini hem de kendi rolünü sorgulamaya başlıyor. Roman, bu iç hesaplaşmayla birlikte devletin insanın ruhunu nasıl şekillendirdiğini ve yok ettiğini çarpıcı şekilde gösteriyor. Kallokain’in dili sade ama etkisi yoğun. Boye, insanların en mahrem alanları olan zihinlerinin içine bile müdahale eden bir sistemin ne kadar yıkıcı olduğunu anlatıyor. Kitap boyunca içten içe kanatan bir korku hâli var. Kallokain, George Orwell’ın 1984’ünden dokuz yıl önce yayımlanmış ve birçok açıdan 1984’le benzerlik taşıyor. Total gözetim, bireyselliğin yok edilmesi, sürekli korku ortamı Kallokain’de bol miktarda mevcut. Ama Boye’nin anlatımı çok daha kişisel ve psikolojik. 1984 daha siyasi bir metinken, Kallokain insanın içsel direnişine ve çöküşüne odaklanıyor. Cesur Yeni Dünya ile karşılaştırıldığında, Boye’nin dünyası çok daha karanlık ve sevimsiz. Orada mutlulukla kandırılan insanlar varken, burada hiçbir illüzyon yok. Herkes neyin içinde olduğunu biliyor ama kaçacak yer de yok. Ray
KallokainKarin Boye · İthaki Yayınları · 20201,484 okunma
Puan vermedi·204 syf.··
2025 36. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2025 20:00
Kutu Adam gerçekten de ilginç bir roman. Ama şunu en baştan söylemek gerek; herkesin kolayca içine girebileceği bir hikâye değil bu. Hatta çoğu zaman, karakterin içine girdiği kutu gibi, okuyucuyu da kapalı bir kutunun içinde bırakıyor. Roman, görünüşte bir adamın kafasına bir kutu geçirip sokaklarda yaşamaya başlamasını konu alıyor. Kutunun içinde yaşayan bu “kutu adam” bir anda gizli belgelerden, hastalardan, doktorlardan ve başka kutu adamlardan bahsetmeye başlıyor. Kimin kim olduğunu, neyin gerçekten olup neyin sadece zihinde yaşandığını ayırt etmek gittikçe zorlaşıyor. Açık konuşmak gerekirse, roman zaman zaman oldukça dağınık ve takip etmesi güç. Olay örgüsü net değil; hatta klasik anlamda bir olay örgüsü bile yok diyebiliriz. Kimin neyi, neden yaptığı belli olmadan birçok şey olup bitiyor. Ama yine de "acaba şimdi ne olacak?" sorusu okuru bırakmıyor. Bir şekilde kitabı bitiriyorsunuz. Romanın dili de alışılmışın dışında. Bilinç akışı tekniğiyle yazıldığı için, okurken sık sık “ne anlatıyor acaba şimdi?” diye duraksamak mümkün. Ama bu anlatım tarzı aynı zamanda karakterin ruh hâline de birebir hizmet ediyor: karışık, yalnız, izole ve kafası dağınık. Romanın güçlü tarafı, kimlik sorgulaması. Kutu, hem bir korunak hem bir hapishane gibi. Kutuya giren karakter görünmez olurken aynı zamanda özgürleştiğini düşünüyor. Ama özgürlük gerçekten bu mu? Yoksa tüm gerçeklerden kaçışın başka bir biçimi mi? Bu sorularla boğuşmak, kitabı bir ölçüde etkileyici kılıyor. Ama aynı zamanda netlik arayanlar için yorucu olabilir. Kutu Adam, klasik roman düzenine alışkın okuyucular için sabır isteyen bir kitap. Anlatım biçimiyle de, konusu ve karakterleriyle de kolay olduğunu söyleyemem. Benim için okuması kolay olmadı. Zaman zaman kopuk, zaman zaman kafa karıştırıcıydı. Ama yine
Kutu AdamKobo Abe · Sel Yayıncılık · 2019265 okunma
Puan vermedi·224 syf.··
2025 35. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 16 Haziran 2025 16:50
Walter Tevis’in Dünyaya Düşen Adamı, bilimkurgu okurlarının kolayca içine çekileceği ama bitirdikten sonra da uzun uzun düşüneceği türden bir roman. Akıcı anlatımı, sade dili ve güçlü atmosferiyle kendini kolay okutuyor ki bu, özellikle karakterin yalnızlık ve yabancılaşma sürecini işleyen bir hikâye için büyük bir artı. Romanın merkezinde, başka bir gezegenden Dünya’ya gelen Thomas Jerome Newton var. Gezegenindeki kaynaklar tükenmiş ve hem kendi halkını kurtarmak hem de bu yeni gezegende bir tür çözüm aramak için yola çıkmış. Ama Dünya’da bulduğu şey, sadece teknolojiyle ya da zekâyla çözülemeyen çok daha karmaşık bir yapboz: insan doğası. Tevis, Newton’un Dünya’daki yükselişini ve yavaş yavaş çözülüşünü anlatırken, bizlere aslında çok tanıdık bir portre çiziyor: uyum sağlamak için kendinden vazgeçen biri. Bilimkurgu unsurları hikâyeye hizmet eden dozda ve yerli yerinde. Newton’un teknolojik bilgiyle kurduğu şirket, yükselişi, hükümetle olan ilişkileri ve özellikle yalnızlıkla baş etme biçimi romanın temposunu canlı tutuyor. Fakat bu bir aksiyon romanı değil; daha çok varoluşçu bir bilimkurgu. Newton’un içsel çöküşü, Dünya’ya ne kadar ileri bilgiyle gelirse gelsin, insan sistemleri karşısında nasıl kırılgan kaldığını çok etkileyici şekilde ortaya koyuyor. Romanı beğenip ardından filmini de izleyen biri olarak şunu söyleyebilirim: Nicolas Roeg’in 1976 yapımı The Man Who Fell to Earth uyarlaması romanla oldukça farklı yollara sapıyor. David Bowie’nin oyunculuğu elbette çok etkileyici, Newton karakterini taşıyabilecek yegâne yüzlerden biri adeta. Ama film, romandaki netliği ve akıcılığı biraz kurban etmiş. Anlatım daha parçalı, daha sembolik ve bazı yerlerde kafa karıştırıcı. Film, görselliğe ve atmosfer yaratımına ağırlık verirken, romanın psikolojik çözümlemelerini
Dünya’ya Düşen AdamWalter Tevis · İthaki Yayınları · 20201,343 okunma
Reklam