Aslında kitaba başlarken karamsar bir hikaye okuyacağımı daha önce yazılan yorumlardan anlamıştım ama bu biraz fazla oldu sanki. Beni Asla Bırakma’yı bitirdiğimde açıkçası moralim bozuldu. Sadece hüzünlenmek değil, böyle içimde bir ağırlık hissettim sanki. İnsanların klonlanıp birer organ deposu gibi kullanıldığı, yaşamlarının başkalarının sağlığı uğruna parça parça tüketildiği bir kurgu zaten başlı başına sarsıcı. Ama beni asıl üzen, bu klonların yaşadığı çaresizlik, kabulleniş ve derin karamsarlıktı.
Romanın kısa özeti bile insanın içini daraltmaya yetiyor. Kathy, Ruth ve Tommy, Hailsham adlı bir yatılı okulda büyüyen çocuklardır. Zamanla, aslında organ bağışı için yetiştirilen klonlar oldukları ortaya çıkar. Hayatlarının kaçınılmaz sonu, “bağışçı” olmak ve genç yaşta ölmektir. Buna rağmen severler, kıskanırlar, hayal kurarlar; yani bütünüyle insani bir hayat yaşarlar.
Kazup Ishiguro’nun beni en çok etkileyen yönü, bu korkunç düzeni son derece sakin ve gündelik bir dille anlatması oldu. Kimse zincirlenmiyor, kimse çığlık atmıyor. Her şey düzenli, kibar ve “normal”. Tam da bu yüzden insanın içini ürpertiyor. Çünkü burada anlatılan kötülük, canavarca değil; sistemli, sessiz ve meşru.
Okurken şu düşünceden kurtulamadım: İnsan, içine doğduğu adaletsiz bir düzeni ne kadar kolay kabullenebiliyor? Klonlar kaderlerinin farkındalar ama büyük bir isyan da yok. Kaçmaya çalışmıyorlar. Umutları bile sınırlı, neredeyse baştan kırpılmış. Onlara sanatın önemli olduğu, özel oldukları söyleniyor; ama bunun, sistemi işletenlerin vicdanını rahatlatan bir yanılsama olduğunu sezmemek mümkün değil.
Bu kitap beni üzdü çünkü klonlar yalnızca bedenleriyle değil, duygularıyla da sömürülüyor. Ruh halleri, sevgileri, hayal kırıklıkları var ama bunların hiçbirinin hayatlarını gerçekten