Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’su, çocukluğumda bana macerayı, cesareti ve insanın doğaya karşı mücadelesini anlatan bir kahramanlık hikayesi gibi görünmüştü. Issız bir adada tek başına hayatta kalmaya çalışan bir adam, kendi emeğiyle bir dünya kurması, doğayı evcilleştirmesi, yalnızlığını aşması… Bütün bunlar bir çocuğun gözünde hayranlık uyandıran şeylerdi. Ancak yıllar sonra, kitabın tam ve sansürsüz versiyonunu yeniden okuduğumda, o büyü bir anda dağıldı.
Bugün yetişkin bir gözle baktığımda Robinson Crusoe, artık yalnız bir adamın hayatta kalma öyküsünden ibaret değil; aksine, sömürgeciliğin, beyaz üstünlüğü düşüncesinin ve doğayı hoyratça sahiplenmenin bir alegorisi gibi duruyor. Robinson’un adaya ayak bastığı andan itibaren doğayı “kendi malı” ilan etmesi, orada yaşayan canlıları dilediği gibi öldürmesi, her şeye Tanrı’nın ona verdiği bir hak gözüyle bakması bugünün etik değerleriyle kıyaslandığında son derece sorunlu.
En çarpıcı noktalardan biri de Robinson’un Cuma’yla kurduğu ilişki. Çocukken bana dostluk hikayesi gibi gelen bu bağ, şimdi yeniden okuduğumda kölelik zihniyetinin bir yansıması gibi geldi. Robinson, Cuma’yı kurtarıyor ama aynı zamanda ona bir efendi gibi davranıyor. Cuma’nın dili, dini, kimliği silinip yerine Robinson’un değerleri konuluyor. Bu, bir kurtuluş değil, bir boyun eğdirme hikayesi.
Yine benzer şekilde, hayvanlarla ilişkisi de insan merkezli bir kibri yansıtıyor. Robinson’un hayatta kalmak için hayvanları avlaması bir ölçüde anlaşılabilir belki, ancak metin boyunca onların birer “kaynak” olarak görülmesi, öldürmenin doğal ve haklı bir eylem gibi sunulması, romanı bugünün ekolojik bilinciyle okuduğunuzda oldukça rahatsız edici hale getiriyor.
Sonuçta, Robinson Crusoe bir dönemin ideolojik aynası. 18. yüzyıl İngiltere’sinin sömürgeci