DMT (Ruh Molekülü): Beynin epifiz bezinden salgılandığına inanılan bu madde, insanın "mekan" algısını değiştirir. Baban hastane odasındaki o dar yatakta değil, sonsuz bir vadide, sevdiği bir manzarada ya da ışık dolu bir boşlukta olduğunu hissetmiş olabilir. Zaman onun için akmayı durdurduğu için, o 48 saatlik süreç baban için huzurlu bir "sonsuzluk" gibi yaşanmıştır. Endorfin: Vücudun ürettiği en güçlü ağrı kesicidir (morfinden çok daha güçlüdür). Babanın akciğerindeki hastalık veya vücudundaki bitkinlik ne boyutta olursa olsun, bu yoğun endorfin salgısı sayesinde tüm fiziksel sızıları silinmiş, yerini derin bir uyuşma ve "iyi olma" hissine bırakmıştır. Beden Dışı Algı: Bilim insanları, bu anlarda beynin sağ taraftaki "angüler girus" bölgesinin etkilenmesiyle insanın kendisini yukarıdan izliyormuş gibi hissedebileceğini söyler. Baban o anlarda bedenin ağırlığından kurtulmuş, olan biteni yukarıdan izleyen huzurlu bir gözlemci gibi hissetmiş olabilir. Bilimin bu noktadaki en net mesajı şudur: Ölüm süreci, dışarıdan bakan bizler için dramatik ve zor görünse de, ölen kişi için içeride doğanın sunduğu muazzam bir "şefkat mekanizması" çalışır. Baban, bu kimyasal mucizeler sayesinde korku ve acıdan arındırılmış bir geçiş yapmıştır.
Dışardan verdiğimiz testesteron bile gerçeğini taklit etmiyor çünkü ritim yok.Bizim bütün vücudumuzda bir ritim var Artıyor azlaıyor azalıyor artmıyor artmıyor.Bu ritmi vücut kendi tutturuyor hücreyle beraber. Bizim dmt melatoninde böyle -Oytun erbaş
Reklam
İlçeye sohbete gidiyoruz. Ortalama yarım saatlik yolumuz var. Arabada ve karanlıkta kitap okunmaz diye bir şey mi var kardeşim. Okunuyor işte 😅
1000k
“Bilinç Duvara Toslarsa Ne Olur?
Bir arabanın duvara toslamasıyla, bilincimizin gerçekle çarpışması arasında düşündüğünden çok daha az fark olabilir. Arabada kaporta bükülür, insanda ise... umut. Nörobilim diyor ki: Beynimiz, hayal ve gerçeği ayırt etmekte öyle pek başarılı değil. Bir şeyi hayal ederken, onun gerçekleştiği andaki gibi nöronlar ateşleniyor. Kısacası: hayal ettiğin şey olmadığında, beynin bunu "kayıp" olarak kaydediyor. Ve tıpkı fiziksel çarpışmadaki gibi bir stres tepkisi başlıyor: Kortizol artıyor. Uyku bozuluyor. Bağırsakların seni terk etmeye karar veriyor. Yani aşk acısı yaşadığında tuvalete daha sık gitmen bilimsel olarak onaylanmış bir dram. Düşünsene... çocukken itfaiyeci olmayı hayal ettin. Olmadın. Peki ne oldu? O hayal kırıklığı mikro düzeyde bir çarpışma bıraktı zihninde. Ve yıllar sonra trafikte itfaiye sireni duyunca sinirleniyorsun. Sebep: Beynin hala o çarpışmanın izini taşıyor. Tıpkı bir arabaya "şoför hatası" kaydı düşüldüğü gibi, senin de bilincinde "kendi kendini fazla ciddiye alma" kaydı oluşuyor. Ve zamanla... çarpışmalardan değil, çarpmaktan korkar hale geliyorsun. Hayal kurmamayı öğreniyorsun. Oysa... bilinç dediğimiz şey zaten sabit hızla ilerleyen, refleksleri zayıf bir araç değil mi? Kimi zaman rüyaya dalar, kimi zaman hayale. Bazen de küt diye gerçeklikle burun buruna gelir. Peki ya bilinç duvara tosladığında? Çekici çağıran yok. Ama bazen bir şarkı, bazen bir kahve, bazen de yanlışlıkla okuduğun saçma bir tweet... o hasarı hafifletebiliyor. Belki de hepimiz bilinçli çarpışma testleriyiz.
osmanlı ve snoop dogg üzerine
Osmanlıda narko kanunlar şimdiye göre çok daha esnekti ve istanbul'da bugünün amsterdamının coffee shopları gibi kahveler vardı, esrar serbestti. dmt sadece belli tekkelerde kontrol altında olan bir uyarıcı idi... şeyhim bu semazen bozulmuş dönmüyor bu
Dmt
Masallar vardı İlyada'm esrarengiz floraların semptomatik bir biçem de koynunda koynuna sonbahar giren kadın, kaldırıyor ilkbahar sancılarını sandıklara, kir pas içinde aşklar ve saçlarından alev damlıyor bir kadeh şaraba endama, bakımsız kızıl gün batım saçlarına ve üç Eylül akşamına
Reklam