Bir kitaba anlatılmaz yaşanır diyeceğimi hiç tahmin etmezdim. Dorian Gray'in Portresi bu ölçüde güzel ve akıcı olabileceğini düşünmediğim bir kitaptı. Kitapta verilmek istenen alt metin ve ana düşünce, bu akıcı olay örgüsüne o denli iyi ve profrosyonelce yedirilmiş ki.
Üç ana karakter ve üç farklı tip çıkıyor karşımıza; Basil Hallward, ressam, Oscar Wilde'a göre onun kendini nasıl gördüğü, asilzade Lord Henry; dünyanın onu nasıl gördüğü ve Dorian Gray ise nasıl görünmek istediği. Oscar Wilde'ın kınandığı o zamanın tutucu Victoria döneminde bu kitap, yazarın zaten uğraştığı problemlere tuz biber olmakla birlikte, cinsellik uyandıran bir yazım tarzına sahip olduğu iddialariyla bir çok yerde yasaklanmayla karşılaşmış.
Dorian Gray'in her şeyden çok hüzünlü bir hikayesi olduğunu düşünüyorum. Masum, melek yüzlü olarak nitelendirdiğimiz, temiz kalpli, düşünceli ve alçak gönüllü genç bir oğlanın, kibir ve ahlaksızlık yolunda masumiyetini kaybettikten sonra kendi kibiriyle kendi sonunu getirmesi detaylı olarak konu alınmış. Kendi güzelliği ile kibirlenmeyi Basil Hallward'dan öğrenen Dorian Gray, ahlaksızca ve vurdumduymazca fikirleriyle tüm hayatı boyunca onu zehirlemeye devam eden değerli dostu Lord (Harry) Henry ile de arkadaşlığını sürdürdü. Kendi fikirleri kendi sonunu getirmese de Dorian'ın zihnini lekemeyi her nasılsa başardıktan sonra, yarattığı Dorian ile gurur duydu. Suçsuz Basil Hallward sadece bir anlık ilhamla sanatını icra etti ve bu hem Dorian'ın hem kendisinin çöküşüne neden oldu. Portre aslında Dorian Gray'in vicdanıydı; tüm hayatını akla gelebilecek her türlü günahı işleyerek, bir gün bile yaşlanmadan ve bunun etkilerini hayatına yansıtmadan zevk ve eğlence dolu bir hayat yaşadı fakat en son yüreğine çöken suçluluk ve nedensiz sinir hali aslında geriye atılmış,