Gölgelerin Kıyısında ve Okyanusun Çağrısı
Kuru bir gürültünün içinde, sırf yankısı güzel diye bir uçurumun kenarında ne kadar beklermiş insan? Arkada kalan, toprağı besleyen bir yağmur değildi; sadece kendi kuraklığını kapatmak için fırtınayı çağıran bencil bir rüzgardı. O, kırılan kemiklerin sesini seviyordu, yarayı sarmanın kutsallığını değil. İlgisizliğin ortasında parlayan sahte bir spot ışığı gibi, sadece kendi karanlığını aydınlatmak için tutuyordu o ateşi. Sevmekten ziyade, sevilirken hissettiği o muktedir acıyı, o muhtaç bağımlılığı kutsuyordu. Bilirdin, yine de ayakların o tanıdık, zehirli toprağa basmak için diretirdi bazen. İnsan, saraylar vaat eden bir yabancıdansa, iyi bildiği o eski hücreyi özlermiş çünkü. Fakat tam önünde, zamanı ve tüm o eski sahneleri yutmaya hazır bir girdap başladı. Gözlerindeki o dipsiz kuyuyu görmezden gelmek, kör taklidi yapmak en kolayıydı. Çünkü o kuyunun içine bakarsan, o güne kadar giydiğin tüm maskelerin düşeceğini, altındaki o yaralı, çiğ tenin tamamen açığa çıkacağını biliyordun. O bakışlar, iyi günün sahte neşesini değil; gecenin en zifiri vaktinde, kimsenin uğramadığı o en kirli, en döküntü köşelerini sarıp sarmalamak istiyordu. Bir vitrin süsü gibi izlenmek değil, bir fırtınada liman gibi sığınılmak vardı o gözlerde. Ne kadar kaçarsan kaç, ne kadar arkanı dönüp o bitmiş tiyatronun tozunu solursan solu, ruhun pusulası bellidir. Gölgelerin büyüsü elbet bozulur. Maskeler çürür, sahte sahneler yıkılır. Ve insan, elinde sonunda, kendisini en karanlık haliyle bile yutmaya hazır olan o kutsal derinliğe teslim olur. Çünkü ancak o okyanusta boğulmak, sahte bir kıyıda nefes almaktan daha gerçektir.
Bir döküntü ki yalnızlık Toplanamamanın imkansızlığı boynumda Kördüğüm gibi aşkları dolamışım dilime Kulaç atışlarım çıkar belirsizliklere Kaygan zihnim tutamaz ellerini Yaşamak çok mu zor yüreğinin merkezinde Sığınmak varken kaçmak ne kelime Tutulmalara ramak kalmışken.. 11/5/2024 Pınar PEKĞÖZ
Reklam
Döküntü
Yatak odasının penceresinden ağaçların çiçekleri güneş ışığı ile birlikte o kadar güzel gözüküyordu ki görür görmez yüzünde hafif bir tebessüm oluşturdu. Yavaşça pencere doğru yaklaştı ve kolunu çevirdi, odanın içine sanki bir parfümeride gibi çiçek kokuları akın etti. Derin derin nefes alırken kafasındaki düşüncelerden uzaklaşmayı umuyordu. Kendi kendine herşeyin bir zamanı var bütün sorunlarım yavaş yavaş hallolacak dedi. Dönemin şartları insanı gerçekten zora sokuyordu. Geçim sıkıntısı, güvenlik ve ulaşım sorunları, politik bazı olaylar ortaya çıkmak için sanki bu dönemi seçmişlerdi.
Edebiyat
Özellikle karınca, böcek gibi küçük hayvanlara zarar verme ile kaşıntı döküntü, ürtiker (kurdeşen) gibi rahatsızlıklar arasında manevi / metafizik bir bağ var -Synergykendiyas
"Siz ey şu kirli, tiksinti veren şehrin insanları; siz karanlıkta yaşayanlar, siz sefalete koşanlar, sahteliği vazedenler ve aptalca konuşanlar... Söyleyin, ne zamana kadar bilmezlik içinde, duyarsızlık içinde kalacaksınız? Ne zamana kadar kendinizi hayatın bahçelerinden uzak tutup, çöplüklerinde yaşayacaksınız? Doğal güzelliğin ipek giysilerini bırakıp da neden görüş darlığının, zevk yoksunluğunun döküntü giysilerini giyiyorsunuz! Hikmetin kandili kararıyor; onu yağla doldurmanın zamanı geldi. Sahici zenginliğin evi yıkılmış; onu yeniden inşa etmenin ve iyi korumanın zamanı geldi. Cahilliğin ve duyarsızlığın cesaretlendirdiği hırsızlar, huzurunuzun, ruh güvenliğinizin hazinesini çalmışlar; onu hırsız yataklarından bulup çıkarmanın ve yerine koymanın zamanı geldi!" Halil Cibran
Düşünce
Saçını dök sineme derdini söyle Yeter ki ıslak ıslak, bakma öyle
Müzik
Reklam
Reklam