Midemizi ne kadar doldurursak dolduralım, ruhsal bir boşluğu fiziksel bir yiyecekle asla doyuramayız. Bu, yanlış anahtarla doğru kapıyı açmaya çalışmaya benzer.
"Biz kendi albümümüzü yeni fotoğraflarla dolduralım. Çünkü benim artık sensiz geçecek tek bir saniyeye dahi tahammülüm yok." Derin bir nefes verirken elleri saçlarımdaydı. "Sana açık konuşacağım. Sonumuz nasıl olur, bilemem. Bizim masalımızın sonunu değiştirmeye gücüm yeter mi onu da bilemem. Belki bir yığın görevin ardından daha beni böyle korkuyla bekleyeceksin. Belki dönemeyeceğim, şehit haberim gelecek. Belki kolum ya da bacağım bastığım bir mayın yüzünden kopacak. Sana sorunsuz bir hayat vadedemem. Ama kendi hayatımı vadedebilirim. Nefes aldığım sürece seni seveceğimi. ölümün kıyısından döndüğüm her an yine senin yanına koşacağımı vadedebilirim."
Kalbimi açıp içindeki aşkımı gösterme imkanım olsaydı keşke.
Sofunun biri şöyle demişti:
“Karnımı üç bölmeye böldüm. Üçte ikisini ekmek, üçte birini nefes için ayırdım.” Başka bir sofu da “ben midemi ikiye böldüm, yarısı ekmek, yarısı da su için, nefes lâtif ve hafif şeydir, demiş.” Bir üçüncüsü de şöyle demiş: “Ben karnımı ekmekle doldurayım da, su lâtiftir üstünde kalır. Nefes de ister bunun üstünde kalsın ister kalmasın.”
Şimdi bunlar birer sır söylüyorlar. Biz ise içimizi sevgi ile dolduralım da başka bir şeyimiz olmasın, diyoruz.
Görüyor musun ne yapıyorum? Bavulumda boş bir yer kalmış oraya saman dolduruyorum. İşte, hayat dediğimiz bavul da öyledir: İçini neyle doldurursak dolduralım, yeter ki boşluk kalmasın.
Biz istediğimiz kadar tedbirlerle dolduralım kâğıdımızı, arka yüzü takdirlerle dolar: Hayat arkalı önlü okuyor her birimizin kâğıdını. Bu böyle, kim ne derse desin.