Bu incelemeye başladığımda henüz 61. sayfadayım. Buna rağmen kitabın bana o kadar çok kattıkları oldu ki. Bunların bazılarından bahsetmek istiyorum. Öncelikle ilk sayfalarda Mina Urgan'ın mutluluğa ve hayata dair söyledikleri insanın bakışını büsbütün değiştirmeye yeter de artar bile. Örneğin, sayfa 12'de şöyle sesleniyor doğadan kopuk mutsuzlara, "Doğa herkese, özellikle acı çekenlere mutluluk sunmaya hazırdır her zaman. Yeter ki, benliğimizin kafesinden, her bir yanı kapalı o daracık, o kapkaranlık kafesten çıkabilelim. Derin bir nefes alıp çevremize şöyle bir bakabilelim. Kör olmayalım, sağır olmayalım doğaya." Hayatın içindeki küçük güzelliklerin, onları görüp, işitip, hissetmeye çabaladığımız takdirde mutluluğumuz üzerindeki etkilerinin çok büyük olabileceğini ve onların yardımıyla rahatlamayan kişininse hayattaki aslında önemsiz dertlerle hem kendisinin zehirleneceğini, hem de başkalarına bu zehri saçacağınıysa şöyle anlatmış sayfa 10'da: "Ne yazık ki, çoğumuzun farkına bile varamadığı bu önemsiz görünen ama aslında çok güzel şeyleri göremezseniz, koklayamazsanız, duyamazsanız, yandınız gitti demektir. Sinir içinde evinize dönüp yaşamı kendinize de, çevrenize de zehir etmekten başka çareniz kalmaz o zaman." Ki bu tavsiyeler biz hız çağı insanları için kitabın yazıldığı zamana kıyasla çok daha fazla anlam taşıyor. Hayat tüm güzelliğiyle etrafımızdan akıp gidiyor, bizse telaş ve kaygılarımıza gömülürken ne kendimizin ne sevdiklerimizin farkında oluyoruz. Sevdiklerimizden veya kendimizden -ilkinde de bizden parçalar kopmaktadır- bir şeyler eksildiğinde, bunlara dair bir şeyler içimizden kopup yittiğinde, işte o zaman gözlerimizin önündeki kaygı ve endişe perdeleri aralanıp kısa bir süre için de olsa hayatı görmemizi sağlıyor. Fakat yeniden körleşiyoruz. Kitapta fark