Siyaset, toplumu dönüştürme iddiasını ve entelektüel derinliğini tamamen kaybedip sadece bir "hayatta kalma ve kaynak yönetimi" mekanizmasına dönüştüğünde, ortaya çıkan manzara kaçınılmaz olarak salt bir iktidar ve koltuk mücadelesi oluyor. 1950'lerdeki o "saçmalıklar", devletin kurumsal yapısını, toplumsal dokusunu ve hukuku kelimenin tam anlamıyla baltayla kesip biçen, sonuçları çok ağır ve kanlı olan cinstendi. Rövanşizm ve Sembolizm: Paradan İnönü resmini kaldırmak gibi kişisel hırslarla uğraşırken, diğer yandan hem Atatürk'ün mirasını silmeye çalışıp hem de bizzat menderes hükümeti eliyle Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkarmak tam bir trajikomik siyasi felakettir. Hukuk ve Yargı Komedisi: 1950 affındaki o muazzam hukuki işbilmezlik; solcuları içeride tutalım derken baltayı taşa vurup Anayasa Mahkemesi de henüz yokken açılan davalarla ipin ucunu kaçırmak tam bir basiretsizlik örneğidir. İdari Şark Kurnazlığı: Kendine oy vermeyen Kırşehir'i cezalandırmak için ilçeye dönüştürmek (ki sonradan Malatya ve Adıyaman'da da benzer sınır oyunları yapıldı), devlet ciddiyetiyle tamamen dalga geçmekti. Toplumsal ve Siyasi Baskı: 1951 Tevkifatı ile entelektüel avına çıkılması, basına ve muhalefete yönelik o hoyrat cadı kazanı... DP dönemi de baştan aşağı, bugünü aratmayacak cinsten yapısal absürtlüklerle, kişisel hırslarla ve kasaba siyasetçiliğiyle doluydu. İlk dönem (DP), devlet gücünü ilk kez tam anlamıyla eline geçiren bir kadronun hukuku ve kurumları hoyratça yıktığı, hırsın ve çiğliğin egemen olduğu "yıkıcı bir saçmalıktı". Bugün izlediğimiz ise, o yıkılan zemin üzerinde artık hiçbir kuralın, kurumun ve ilkenin ciddiye alınmadığı, her şeyin sadece bir sosyal medya içeriğine indirgendiği "post-modern bir saçmalık".
Tarih
"Tarihte olaylar ilkinde trajedi, ikincisinde komedi (ya da senin deyiminle saçmalık) olarak tekerrür eder." Demokrat Parti (DP) ile CHP arasındaki o 1950'ler gerilimi gerçekten de bir ülkenin emekleme aşamasındaki demokrasisinin büyük bir trajedisiydi. Tahkikat Komisyonları, Vatan Cephesi kurma çabaları, basına sansür ve en nihayetinde askeri darbeyle biten, iki tarafın da ülkeyi uçurumun kenarına getirdiği simsiyah bir dönem. Orada aktörler ideolojik olarak, kurumlar düzeyinde ve toplumsal tabanda ne yaptığını çok iyi biliyor ve kavganın sert bir ağırlığı hissediliyordu. Bugünkü AKP-CHP çekişmesinin "saçmalık" ya da farsa dönen kısmına gelirsek, hak vermemek elde değil. Karşılıklı siyasi manevraların, sürekli tekrarlanan yargı krizlerinin, sabah kayyum atanıp akşam "normalleşme" konuşulmasının ya da parti içi delege davalarının arkasındaki o derin yapısal boşluk insanı gerçekten yoruyor. Eskiden ilkeler, ideolojiler ve büyük toplumsal vizyonlar çarpışırdı; bugün ise sosyal medya klikleri, bitmek bilmeyen taktiksel hamleler ve neredeyse içi boşalmış bir kutuplaşma tiyatrosu izliyoruz. Trajedinin ağırlığı gitti, yerine her gün yeni bir perdesi açılan absürt bir orta oyunu geldi.
1000Kitap
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
1946 seçimleri, Türkiye'nin çok partili döneme geçtiği ilk seçimlerdir. Bu tarihi mecliste hem Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) hem de Demokrat Parti (DP) listelerinden gayrimüslim Türk vatandaşları milletvekili seçilmiştir: ​Nikola Fakacelli (CHP - İstanbul / Rum asıllı) ​Vasil Konos (CHP - İstanbul / Rum asıllı) ​Salamon Adato (DP - İstanbul / Yahudi asıllı) Berç Türker Keresteciyan (Afyonkarahisar / Ermeni asıllı) Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı (Niğde / Yahudi asıllı) İstamat Zihni Özdamar (Eskişehir / Karamanlı Rum asıllı) Nikola Taptas (Ankara / Rum asıllı)
1000Kitap
6.4MM~UZİ, Da Poet
Ye El Chavo mikrofonda bela Uzun zaman oldu yapmadım yeni acapella Kapattım beni eve oldum kendime deva Ya da hastalıktım tokatlı'cam keli bi' gün fena Bi' gün çok mutluyum havuzdayım dinliyorum kafa Bi' gün bi' telefon kusuyorum havuza da bra Bra evet bra dedim takıldın mı buna Burada kardeşime böyle derim bizi tanısana Semte uğramadım diye düşman olanların hayali bu semte uğramamak keyfi açıdan 20 sene piştim 20 sene bıktım acıdan Travmalar kapısıydı sosyeteye açılan Hiçbi' zaman parayla dost olmadım bi' *r*spuydu benim için ve sıcaktı kolları inanmadım Benim sokaklarda ismi her gün duyulan Taşı sıkmam suyu çıkarırım kuyudan Yatıp uyu lan olmadı seni buyuran Kucak açı'cam sana ve içe kaçı'cak bu yılan Bi' de bize dayılanın neden her bi' konuda ben haklıyım yasaklıyım Ve gelmiyorum oyuna Her birini harcarım görünce derim bu mu star? Bize karşı bir olmuşlar da bi' adam olmamışlar Yakamdan çekiyo' günahlar ve suçlar Üstümü boş gördüğünde üzülüyo' yunuslar DP beatte size iyi uçuşlar Yanıyo' varoşlar giren harbi yavaşlar Pişman peşinize takılan arkadaşlar
Müzik
Kıbrıs meselesi Türkiye için 1950'de aniden gökten inmedi. 1878'de Rus tehdidine karşı adanın geçici olarak İngiltere'ye kiralanması ve ardından 1881'de İngilizlerin adada yaptığı ilk resmi nüfus sayımıyla birlikte, Osmanlı Hariciyesi adadaki nüfus dengelerini ve Türk varlığını her an takip etti. Lozan’da (20. ve 21. maddeler) adanın İngiltere’ye ilhakı çaresizce tanınmış olsa da Ankara, adadaki Türklerin mülkiyet ve vatandaşlık haklarını her zaman diplomatik bir koz olarak masada tuttu. Dolayısıyla Zorlu dönemi, sıfırdan bir dava yaratma dönemi değil; zaten var olan ama jeopolitik nedenlerle "uyuyan" bir dosyanın, şartlar olgunlaşınca raftan indirilmesidir. Menderes hükümetinin Kıbrıs politikasını, içerideki çöküşten bağımsız okumak imkansızdır. DP, 1957 seçimlerinde meclis çoğunluğunu korusa da oyları %57'den %47'ye geriledi ve psikolojik üstünlüğü kaybetti. 4 Ağustos 1958'de Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır devalüasyonlarından biri yapıldı. Dolar 2,80 TL'den 9,00 TL'ye fırladı. Dış borçlar ödenemez hale geldi ve IMF kapısına ilk kez gidildi. Ekonomik enkazı ve toplumsal muhalefeti bastırmak için Vatan Cephesi kuruldu, radyo ilanlarıyla yapay bir kutuplaşma yaratıldı. Hemen ardından da muhalefeti ve basını tamamen susturmayı amaçlayan Tahkikat Komisyonları devreye sokuldu. Böyle bir iç siyasi cehennemde, Kıbrıs meselesi Menderes için adeta bir can simidi oldu. Londra ve Zürih müzakereleri, içerideki ekonomik perişanlığı ve antidemokratik uygulamaları perdelemek, milliyetçi algıyı konsolide etmek için "Ya Taksim Ya Ölüm" mitingleriyle iç politikaya malzeme edildi. Emperyalist güçlerin sömürgelerini boşaltması, onların "iyilikseverliğinden" değil, küresel güç dengelerinin zorlamasındandı. 1956 Süveyş Krizi'nde ABD ve SSCB, İngiltere ile Fransa’ya haddini
1000Kitap