Bay Hyde

Yalan söylediğini o da biliyordu. Gazete okumamış değildi. Sadece hadiselerin üzerinde düşünebilmek kudretini kaybetmişti. Şimdi onları idrakinin dışında, gebe oldukları ihtimaller hakkında hiçbir fikir sahibi olmağı aklına getirmeden bir ders ezberler gibi ezberliyordu. Bu kadar üst üste gelen şeyleri düşünmek beyhude bir şeydi. Hele konuşmak...
Reklam
"İşlerimiz iyi gitmiyor diye, tanrılara kızmayalım, demişti. İşlerimiz, bizim ve benzerlerin küçük sakatlıklarıyla, tesadüflerin ihanetiyle her zaman bozulabilir. Hatta birkaç nesil için bozuk gidebilir. Bu bozulma, bu düzensizlik iç kıymetlerimize karşı vaziyetimizi değiştirmemelidir. İki ayrı şeyi birbirine karıştırırsak çıplak kalırız. Hatta zaferlerimizi bile tanrılardan bilmemeliyiz. Çünkü ihtimallerin cetvelinde mağlubiyet de vardır. Amcanın mahkemesinin uzamasıyla bu vatan üzerindeki tarihi haklarımızın, kız kardeşinin evlenmemesiyle Süleymaniye'de okunan sabah ezanının ve Müslüman bir babadan doğmanızın, paranızı dolandıran emlak tellalıyla iç çehremizi yapan kıymetlerin, bizi biz yapan büyük realitelerin ilgisi nedir? Bunlar sonu cemiyete dayanan realiteler olsa bile, bize kendimizi inkara değil, şartları değiştirmeğe götürmelidir. Elbette ki bizden mesut memleketler ve vatandaşları vardır; elbette ki iki asırlık hezimetlerin, çöküntülerin, henüz kendi şartlarını bulamamış bir imparatorluk artığı olmamızın bir yığın neticesini hayatımızda, hatta etimizde duyacağız. Fakat bu ıstırabın bizi inkara götürmesi, daha büyük bir hezimeti kabul değil midir? Vatan ve millet, vatan ve millet oldukları için sevilir; bir din, din olarak münakaşa edilir, ret veya kabul edilir, yoksa hayatımıza getireceği kolaylıklar için değil..."
Belki de o anda sormuş olsalar, babamın ölümüne ben sebep oldum, derdi
Tam da bu esnada belki de geçirdiği fenalığın farkına varan köylü kız düşmesin diye onu tutmuştu. Böylece, bir gece evvelin garip duyumları, babasının ölümüyle yeni baştan ve çözülmez şekilde birleşti. İçinde büyük bir günah işlemiş duygusu vardı; kendisini bilmediği şeylerden mücrim sanıyordu. Belki de o anda sormuş olsalar, babamın ölümüne ben sebep oldum, derdi. Bu çok korkunç bir duygu idi. Kendisini son derecede sefil buluyordu. Bu garip ruh hali Mümtaz'da senelerce devam edecek, her adım atışında ayağına takılacaktır. İlk gençliğine girdiği devirlerde bile Mümtaz bu hislerin içinde kalacaktır. Rüyalarının bir tarafını dolduran hayaller, o garip tereddütleri, korkuları, hayatının zenginliğini ve ıstırabını yapan bir yığın ruh hali hep bu ikiz tesadüfe bağlıdır.
"Hayır, senin Andreyini unutmayacağım. Senin işin bitmiş İlya! Oblomovka'nın artık ıssız karanlıklardan kurtulduğunu, onun da yavaş yavaş gün ışığına çıktığını sana söylemeye gerek yok. Dört yıl sonra orada bir istasyon olacağını, köylülerin tren yolunda çalışacağını, buğdayın artık ırmağa kadar tren yoluyla taşınacağını... Okullar açılacağını, eğitimin yapılacağını sana ne diye söylemeli? Hayır, yeni mutluluğun fecri seni telaşa düşürür, karanlığa alışmış gözlerini rahatsız eder. Fakat Andreyini senin gidemeyeceğin yere götüreceğim... Onunla beraber gençlik hülyalarımızı gerçekleştireceğim."
"Gerçek aşk hangisi" diye sorduğu zaman hafızasında ve çevresinde bir kadına basit, dürüst, derin ve sarsılmaz bağlarla bağlanmış insanlar arıyor, bulamıyordu. Bulsa bile bu bağlanmanın da bir kuruntu olduğunu, er geç bir hayal kırıklığı ile sonuçlandığını görüyor ve bu yüzden zaman zaman hüzne, umutsuzluğa düşüyordu: "Herhalde bu mutluluğa tam olarak kavuşmanın imkanı yok. Ya da böyle bir aşkı bulmuş olanlar korkak insanlardır; aşklarından utanıyorlar, aşık olmayan insanların, kurnaz budalaların karşısında duygularını gizliyorlar; belki, sathi ruhlarında aşk çiçeğinin kök salıp bir ağaç gibi büyümesine ve dallarını bütün hayata yaymasına imkan olmadığı için aşkı inkar eden, kötüleyen bu zavallılara acıyorlar, kendi mutlulukları adına affediyorlar onları.