Latife Tekin'in kullandığı yazı dilini ilk kez okudum, ilk kez böyle bir üsluba tanık oldum. Vedat Türkali'yi, Nurullah Ataç'ı ilk kez okuduğumda da böyle hissetmiştim. Kitabın başlarında olayların hiç durmaması biraz başımı döndürdü, yazar hiç duraksamadan hızlı hızlı konuşan bir insan gibiydi, ancak buna rağmen tane tane konuşuyor, derdini anlatabiliyor ve beni hem kitabın hem olayın içine çekebiliyordu. Huvat, Atiye, Halit, Seyit, Nuğber, Dirmit, Mahmut ve gelin Zekiye'nin hayatlarındaki tüm gizemler günlük hayatlarının dışında tutularak bize aktarılıyordu. Bu anlatının birinci bölümü köyde ikinci bölümünün kentte geçişi kitabın yazıldığı 1983'ün devrinden, iç göçlerinden tınılar taşıyordu. Burada dikkatimi çeken bir unsur karakterlerin köydeki duygusal ve zihinsel yapılarının kentteki değişen eylemlerine rağmen halen değişmemesi oldu. En değişmeyen olan Atiye'nin kenti hiçbir uğraşı olmadığını da ayrıca vurgulamak gerek.
Tekin, beni daha önce babaannemden duyduğum deyimlere, sözcüklere, sözel kültüre saygımı artıran ve duymadığım başka deyimlere, sözcüklere götürdü, tanıştırdı. Sözel kültürün etkili öğelerinden olan bedduaların, hikayelerin, mitolojik unsurların varlığı yazarın dil ve üslubuna anlattığı olaylara ayrı bir renk katmış. Beni asıl etkileyen de aslında buydu. Hem geçmişim hem bugünün kitaplarında sözel kültürün etkisinin azaldığını, yazınsal kültürün kopyalarının arttığını bir kez daha düşündüm. Yazarın kendisini en çok Dirmit karakteri ile özdeşleştirdim, belki de ben en çok Dirmit ile özdeşleştim. Hayal ve gerçeğin bu kadar doğal ve içten harmanlanması yazarın kalitesinin de bir yansıması olsa gerek. Atiye'nin ölümü ile kitabın sonlanmasında da farklı mesajlar var gibi...
Karakterlere mercek tutarak değerlendirmek de mümkün ama biraz uzun bir iş.