Nino Haratischwili’nin Sekizinci Hayat’ı, daha ilk sayfalardan itibaren okuru içine alan, bırakması zor bir roman. Çarlık Rusyası’ndan Sovyetler’in çözülüşüne uzanan büyük tarihsel kırılmalar, Jashi ailesinin kuşaklar boyunca süren hikâyesiyle iç içe geçerken tarih, romanda bir arka plan olmaktan çıkıyor; karakterlerin kaderine doğrudan müdahale eden bir güç hâline geliyor. Bu anlamda roman, tarihi anlamaya değil, ona dayanabilmeye çalışan bir metin.
Kitabın en güçlü yanlarından biri, anlatıyı erkek kahramanlar üzerinden değil, kadınların maruz kaldığı süreklilikler üzerinden kurması. Bastırılmış arzu, zorunlu fedakârlık, sessiz dayanıklılık, bedensel ve duygusal şiddet; roman boyunca kadın karakterlerin hayatında tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle Sekizinci Hayat, “erkeklerin yazdığı tarih”e karşı alternatif bir hafıza alanı açıyor. Çok kıymetli.
Anlatım dili son derece duyusal ve bedensel. Kokular, tatlar, yaralar, tutkular; her şey hissediliyor. Roman bölümlere ayrılmış bir destan gibi ilerliyor; neredeyse her karakter kendi küçük romanını taşıyor. Epey melodramatik, evet, ama bunu saklamıyor. Okuru mesafede tutmuyor; boğuyor, sarıyor, sürüklüyor. Ve bunu yaparken kendini okutmayı çok iyi biliyor. Epik, melodramatik ve travmatik bir okuma deneyimi aynı anda mümkün kılıyor.
Tam da bu edebi gücü yüzünden roman, politik tercihlerinde daha görünür hâle geliyor. Sekizinci Hayat, sosyalizmi teorik ya da tarihsel bir proje olarak değil, belirli bir sınıfın ve ailenin yaşantısı içinden anlatıyor. Bu aile küçük burjuva; kültürel sermayesi olan, hayal kurmayı zaten “özel alan”ında yaşayabilen insanlar. Dolayısıyla devrim, bu karakterler için bir imkân değil, bir yerinden edilme, bir kayıp ve dağılma deneyimi olarak beliriyor. Roman bilinçli biçimde aşağıdan